İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech
MILAS
marketlerlogo2.png

twt-btn.pngfb-btn.png

icsayfa-statik-ustler-1.gif

anasayfadikeysagust-2.gif

 

videoana_246a7.png

giydirme1.gif

 

giydirmealt.gif

giydirmealt-2.gif

 
 
 
 
 
 

paylas2_0ca43.png
 
Duyarlılığını Göster Haberi Sen de Paylaş

Gençliğe sahip çıkmak

(70 Duygu)
(62 Duygu)
(62 Duygu)
(59 Duygu)
(58 Duygu)
(56 Duygu)
(53 Duygu)
 

ibrahim-aydn-150x150.jpg“Ey inananlar! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun; onun yakıtı, insanlar ve taşlardır; görevlileri, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere başkaldırmayan, kendilerine buyrulanları yerine getiren pek haşin meleklerdir.” (Tahrim Suresi 6. ayet)
Kudretiyle can yaratan, göze görmeyi, kulağa duymayı, dile söz söylemeyi lütfeden Allah’ımızın sayısız nimetleri vardır. O’nun nimetlerini sayacak olsak sayılar kâfi gelmez. Hangi nimetinden söz edelim ki, hepsi bizim için bir hayattır. Allah’ın bize bahşettiği nimetlerden biri de çocuktur. Belki o küçüktür ama nimet olarak hayatımızın bir parçasıdır ve bizden sonra yuvamızı şenlendirecek can bülbülüdür. Çocuk dünya hayatının süsü, aile bahçesinin gülü, milletlerin en büyük ümit ve istikbal kaynağıdır. Aile ocaklarının musikisi çocukların cıvıl cıvıl çağlayan sesidir. Peygamberimiz (SAV)’in beyanına göre: “Çocuklar, Cennet çiçekleri, kalp meyveleri, İlahi ihsan ve rızıklardır.” Bir adam, ne kadar isterse istesin, Allah vermedikçe çocuk sahibi olamaz. Veren de O, alan da O… Aile teşkilatından maksat, nesli korumak ve zürriyeti çoğaltmaktır. Âdem’in nesil dizisi bu şekilde devam edecektir.
Kafası olup ta aklı olmayan bazı kimseler, aile hayatına, nikâha, İslami bir yuvaya karşı çıksalar da, hakikat hiçbir zaman değişmez. Kediler gibi sokaklarda buluşup sokakta ayrılanların hayattan bir bekledikleri olamaz. Onların ölüm zelzelesi ile yıkılacak hayatları, dünyadaki perişanlıktan daha da beter olacaktır.
Kıymetli cevherlerin düşmanı çok olduğu gibi, çocukların ve taze nesillerin de manevi düşmanları vardır. Eğer aile ocaklarında gereken titizlik ve itina gösterilmez, çocuklar iman ve ahlak ile bir asker gibi teçhiz edilmezlerse, manevi düşmanın zehirli silahlarıyla elden çıkacaktır. Çocuklarını, gençlerini ve nesillerini iyi yetiştirip, onlara İslami ve insani terbiye veremeyen milletlerin istikbali karanlıktır. Düşmanın ve şeytanın insafına terk edilen nesil, ilk önce kendi milletine düşman edilecektir. Bunun pek acı misalini geçmişte gözlerimizle gördük ve ıstırabını yaşadık. Beşikteki masum yavruları kurşunlayan bu caniler elbette gökten inmediler. İmansız kalbin yönettiği kafadan çıkan fikirlerle zehirlenen bu bedbaht gençler, bizim ihmalimizin acı meyveleridir. Kimdir onları bu Cehennemi çukurlara sürükleyenler? Kimdir onlara bu korkunç inkârı aşılayanlar? Kendimize ve neslimize yazık ettik. Eğer aklımızı başımıza almazsak, bundan sonra gelenlere de yazık edeceğiz. Bunların sadece dünyaları yıkılmakla kalmayacak, ahiretleri de felaketler saçacaktır. Ahiretin şiddeti ve azabı, Cehennemin dehşeti devamı hiçbir ölçüyle kıyas edilemez. Rabbimiz ferman buyuruyor: “Ey iman edenler! Gerek kendinizi, gerek ailelerinizi öyle bir ateşten koruyun ki, onun yakacağı insanla taştır. (O ateşin) üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır ki onlar Allah’ın kendilerine emrettiği şeylere asla isyan etmezler. Neye memur edilirlerse yaparlar.” (Tahrim Suresi 6. ayet)
Daha açık bir ifadeyle buyruluyor ki: Ey Allah’ı ve O’nun Peygamberini tasdik etmiş bulunan müminler! Nefislerinizi ve ailelerinizi bir ateşten, bir nar-ı Cehennemden koruyunuz ki, kötülükleri terk ederek ve ibadetleri ifa ederek, kendinizi vikayeye çalışınız ki, O’nun o dehşetli ateşin yakacağı insanlar ve taşlardır. O Cehennem ateşinde, o azap diyarında kâfirler, asiler ve bir takım taşlardan yapılmış putlar yanıp yakılacaktır. O ateşin şiddetini arttırmak için kibrit gibi en hararetli şeyler o Cehenneme, o ateş yurduna atılmış bulunacaktır. Üzerinde iri gövdeli, sert tabiatlı melekler vardır ki onlar Zebani denilen meleklerdir. Cehenneme ait işlere bakarlar. Cehenneme düşenlere azap etmekle memurdurlar. Onlar, o kuvvetli, o şiddetli melekler, Allah’ın kendilerine emrettiği şeyde asla Allah’a asi olmazlar, vazifelerinde zerrece kusur etmezler ve emrolundukları şeyi derhal yapıverirler. Onu sonraya, bir başka zamana tehir etmezler.
İnsan taş yanar mı dememeli… Dünyada bile taşlar yakılarak kireç elde edilmiyor mu? Allah dileyince taş ta yanar, su da yanar, demir de yanar.
Önümüzde büyük tehlikeler vardır. Kendi nefsimizi ve ehlimizi öyle bir ateşten korumalıyız ki, onun yakacağı insan ve taştır. İlk önce, hem de her şeyden önce neslimize Rabbimizi sevdirip tanıtmak gerekir. Nesiller, kendisini yaratan Rabbini bilmez, Rabbini sevmezse kimi sevecektir? Gönülleri marifet nuru ile aydınlanmazsa, neyle karanlıktan kurtulacaktır? Nesiller, Peygamberini tanıyıp sevmezse, kimi tanıyıp sevecek ve kimin izinde yürüyecektir? Bu âlemde kimi kendisine rehber edinecektir? Peygamber (SAV)’den başka kim var ki onu ebedi Cennetlere, didar neşelerine ulaştırabilsin?
Nesiller Kur’an-ı Kerim’i okuyup öğrenemezse, Kur’an’ın ilim, hikmet ve irfan nurundan gıda alamazsa, hangi kitaptan manevi gıdasını alacak, ruhunu doyuracaktır? Âlemde hangi kitap vardır ki, Kur’an’ın nuruna ve irfanına denk olabilsin? Nesiller, dinini ve dini hükümleri, helali, haramı zamanında öğrenemezse, kendisini günahlarında zehirli dişlerinden nasıl koruyacaktır?
Nesiller, ecdadını, şanlı tarihini dedelerinin iftihar ve kahramanlık dolu güzel ve sade hayatını bilmez ve tanımazsa; sabah-akşam kovboyların soygunlarını, içki âlemlerini, rezaletlerini göre göre kalbi kararıp bedbahtlığın seline kapılmayacak mıdır? Nesiller, o taze fidanlar, sokaklarda burnunu sürte sürte hangi idealin sahibi olacaktır? İçkini, esrarın, fuhşun ve bilmem daha nice belanın pençesinden nasıl kurtulacaktır?
Nesiller, ömür nefeslerinin incilerini havai fişekler gibi top peşinde ve maç seyrinde tüketirse, ömür sermayesinden geriye ne kalacaktır? Ve o nesiller, televizyonun ve ahlaksız filmlerin tiryakisi haline getirilirse, ilme, fenne, sanata ne zaman sıra gelecektir? İçlerinden hasret duydukları saadete nasıl ulaşacaklarıdır?
İşte bütün bunları düşünüp ona göre çareler aramak ana-babaların ve eğitimcilerin en büyük vazifeleridir. Nebat yetiştirir gibi, çocuğun sadece yeme-içme, giyme ve yatıp kalkmasına özen gösteren; fakat kâmil bir imana, güzel bir ahlaka, iyi bir edebe, sağlam bir karaktere sahip olması için ufak bir emek bile sarf etmeyen ana-babalar yarınlarından nasıl emin olabilirler? Zira bugünün çocukları yarının büyükleri olacaklardır: Nasıl ki bizden öncekiler yerlerini terk edip beka âlemine gittilerse, bizler de öylece ölüm ırmağında akıp gideceğiz. Bizim yerimizi arkamızda bıraktığımız nesiller alacaktır.
Ölüm bir ırmaktır, gireni çok fakat çıkanı yoktur. Babalar gider, onların yerini evlatları şenlendirir. Zaman gelir evlatlar baba olur, bu defa onlar gider, yerlerine bir başkası gelir. İçinde Kur’an nağmelerinin çağladığı, tevhid seslerinin yükseldiği, Allah isminin anıldığı bu yuvalara, günahkâr ve imansız nesiller sahip olursa, o yuvaları bırakıp gidenlerin kemikleri sızlamaz mı?
O halde derin derin düşünelim… Nasıl bir nesil yetiştiriyoruz? Şehit kanlarıyla yoğrulan bu mübarek topraklarda günahkâr ayakların gezmesi, içkilerin zinaların, faizlerin, haramların tufanlaşması en büyük felaket değil midir? İçimizdeki yangını nasıl ifade edelim ki? Sular beyhude akar, oluklar başıboş, Kim sahip çıkacak ki, çocukların başıboş? Mukaddes dinimiz gençliğin ve çocukların yetişmesine büyük önem vermiştir. Gençlerin hem bedence, hem ruhça, hem gönülce en güzel şekilde yetiştirilmesini, onlarda din, iman, Allah, Peygamber, vatan ve millet sevgisinin geliştirilmesini şiddetle emretmiştir. İnsan nadide bir cevheri, bir inciyi, bir altını nasıl sokağa atamazsa, milletlerin en büyük saadet ve istikbal sermayesi olan gençleri de sokakların kirli ve bulanık sularına bırakmamalıdır. Çünkü caddeler çıkmaz sokaktır. Bugün o sokaklar avarelerin cirit attığı, şeytanları zıpladığı, ahlak yıkıcılarının kümelendiği, esrarkeşlerin mekân tuttuğu yerler haline gelmiştir.
Çocuklar ve gençler için hem evimizin içinde hem de dışında tehlikeler vardır. Evin içindeki tehlike televizyonun iman ve ahlak tahribi… Evin dışındaki tehlike ise saydığımız felaketlerdir. Çocuk sadece bir aileyi değil, bir milleti ve hatta topyekûn insanlığı ilgilendirir. İnsanlığın parlak bir istikbal beklemesi ancak imanlı, ahlaklı, yüksek seciyeli, ilim, sanat, fen ve irfan ehli ve dürüst nesiller yetiştirmesine bağlıdır.
Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor: “Her doğan çocuk muhakkak ki İslam fıtratı üzere doğar, sonra ana ile babası onu, Yahudi veya Hıristiyan veya Mecusi yaparlar.”
Öyle ya, tertemiz ve masum olarak cihan bahçesine gelen çocuk, anne-babasının elinde şekillenmekte, ya bir iman fidanı veya bir zakkum ağacı haline gelmektedir. Çocuğun kulağına tekbirler, tevhitler, ilahiler söyleyerek ninni söyleyen anneler nerede? Pop müziklerle, keçileri bile ürkütecek acayip seslerle gün boyu şarkılar mırıldananlar nerede? Evet, bilenle bilmeyen bir olur mu?
Şimdi bilmeyenlerin dünyasında yaşıyoruz: o kadar ki, bilmediğini bilmemek marifet sayılıyor. Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor: “Hiçbir baba evladına güzel terbiye ve güzel ahlaktan daha değerli bir hediye veremez.”
O Peygamber (SAV) ki, her şeyde ve her işte biricik önder, biricik örnek, eşi ve benzeri bulunmaz bir numunedir. O, çocuklara daima derin bir sevgi gösterir, onları öper, okşar, mübarek parmaklarını saçlarının arasında gezdirirdi. O’nun merhamet hazinesi gönlü çocuklar için daha bir başka coşardı. Hatta namaz kılarken mini mini torunları gelir, secde halindeyken mübarek omuzlarına binerlerdi. Peygamberimiz (SAV) bundan büyük bir zevk duyarlar, çok kere de onları omuzlarına alıp gezdirirlerdi.
Yine bir gündü. Hz Hasan (RA)’ı kucaklarına almışlar, sevmişler ve yanaklarında öpmüşlerdi. Bu hali Temim kabilesinden gelen bir adam gördü ve dedi ki: Ey Allah’ın Resulü! Benim on tane oğlum var, şimdiye kadar hiç birini öpmedim. Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurdular: “Allah, senin kalbinden merhameti çıkarınca ben sana ne yapabilirim?”
Hz Ali (RA), Peygamber (SAV)’in nezdinde büyüdü ve O’nun şefkat nazarları altında aslanlık tahtına kuruldu. Peygamber (SAV)’in vahye mazhar olduğu ilk demler… Henüz İslam açığa çıkmış değil… Yedi-sekiz yaşlarındaki küçük Ali bir gün Peygamber (SAV)’i ve Hz Hatice (RA)’ı namaz kılarken gördü. Şimdiye kadar böyle bir şey hayal bile etmemişti. Namaz bitince sordu: “Ey benim sevdiklerim, ne yapıyorsunuz? Bu yaptığınız nedir?” Peygamberimiz (SAV), tebessüm ederek buyurdular ki: “Ya Ali, bu gördüğün, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a ibadetin gerçek şekli olan namazdır. Allah indinde makbul olan ibadet şekli budur. Seni, ortağı ve benzeri olamayan Allah’a ibadete ve putları inkâra davet ederim. Ya Ali, Müslüman ol!” Ali böyle bir şeyi ilk defa duyuyor, ilk defa görüyordu. Yüreğine sanki sıcak sular akıtılmıştı. Küçük dudakları bir yay gibi gerildi de dedi ki: “Ben bugüne kadar böyle bir şeyi ne duydum ne de gördüm. Ne diyebilirim? Babam Ebu Talib’e işi açmadan ve kendisinden öğüt almadan size cevap veremem.” Peygamber (SAV), İlahi memuriyetini henüz gizli tutuyordu. Amcalarının dahi bu işin sırrına vakıf olmalarını istemiyorlardı: “Sen bilirsin ya Ali, fakat İslam’a gelmesen bile burada gördüklerini kimseye söyleme; çünkü hiç kimsenin şimdilik bir şey bilmesini istemiyorum.” buyurdular.
Dikkat edilecek şey şudur ki; Peygamberimiz (SAV), küçük Ali’yi zorlamıyorlar. İlla bizimle namaz kıl demiyorlar ve güzellikle kendi haline bırakıyorlar. Henüz yaşı küçük olan büyük Ali düşüncelere dalıyor ve sabah olur olmaz kendisini Peygamberimiz (SAV)’in huzuruna atıyor ve şöyle diyor: “Ey Allah’ın Resulü! Kabul edersen dünkü davetine baş eğmek istiyorum. Bana İslam’ı arz et.” Nihayetsiz olan mülkün Seyyid’i Peygamberimiz (SAV) sordular: “Ya Ali! Babana danıştın mı?” Küçük Ali’nin gözlerinin içi gülüyor ve hemen şu cevabı veriyor: “Allah beni yaratırken babam Ebu Talib’e mi sordu ki, ben Allah’a iman edeceğim zaman ona sorayım.” Ve gün kadar aydın diliyle oracıkta kelime-i şehadeti tek tek heceledi: “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasülühü.”
Böylece küçük Ali, Allah’ın Aslanı olmaya ilk adımını atmış oluyordu.
Çocuktan, çocuk ruhundan anlamak büyük sanattır. Ona gönül okşayıcı sözlerle hitap etmek gerekir. Kırıcı, sert, öfkeli sözler ve gereksiz çıkışlar ters tepki yapar ve çocukla baba arasında derin uçurumlar meydana getirir. Açık bir hakikattir ki çocuklar, kalp meyveleri ve gönül incileridir. Hangi inci vardır ki, onların gülüşündeki zevk ve safa ışıklarını aksettirebilsin…
Yine ifade edelim ki, evlerimizin saadet semalarını çocuğun yüzü gibi aydınlatacak bir sima, gök kubbe altında bulunmaz. Çünkü çocuk istikbalimizin güneşidir. Dünyamızın mamurluğu, Ahiretimizin saadeti de hatırlı nesillerledir. Zürriyetlerimiz, yalnız dünya hikâyesinden, fanilik sermayesinden ibaret değildir. Dünyada hiç kimse ebedi olarak kalamaz. Dünyadan ahiret yurduna göçerken, dünyayı kimlerin eline bıraktığımıza bakmalıyız. Arkasında hayırlı bir nesil bırakamadan giden adamın kandili ebedi olarak sönmüştür.
Nesillerin terbiyesiyle meşgul olmak, sadaka vermekten daha hayırlıdır. Çocuklara harcanan emekler boşa gitmez. Onları geçindirmek, terbiye etmek hususunda çekilen mihnet ve çileler, ibadetlerle affolunmayacak ağır günahları bile eritir, yok eder. Çocukların rızkı için dökülen alın terleri inci tanelerinden bile daha kıymetlidir. Kalkıp ağacı ve gönül meyvesi olan yavruların sahipsiz bırakılması, sokakların insafına terk edilmesi, cemiyetin çöküşü demektir. Bütün kötülükler ve kötü arkadaşlar orada boy vermektedirler. Yılanla gezenin bir yılan olacağı unutulmamalıdır. Allah, Kur’an’da buyuruyor ki: “Hiç şüphesiz mallarınız ve evlatlarınız, sizin için bir fitnedir, bir imtihandır. Büyük ecir ise, Allah katındadır.” (Enfal Suresi 28. ayet)
Bu çetin ve büyük imtihanı yüz akı ile verebilmek için gayret kanadımızı açmamız gerekir. Ömrün bittiği, servetin tükendiği, saltanatların yıkıldığı şu dünyada en büyük nimet, arkamızda imanlı, ihlaslı ve hayırlı bir nesil bırakmaktır.
Biz gözümüzü açmaz, nesillerimize acımazsak, düşman bize hiç acımaz. Biz, o sümbüller gibi taze yavrularımıza merhamet göstermezsek, düşman bize hiç merhamet etmez. Nitekim düşmanın kazdığı çukurlar bir kısım gençlerimizi yutuvermiştir. Su uyur, düşman uyumaz denilmiştir. Bu aziz topraklarda imanlı bir neslin boy vermesini o kara düşman istemez. Her türlü kılığa girer ve senin evladını senden koparır.
Ey topraktan yaratılan insan! Sen yine toprağa döneceksin. Senin ebedi yaşaman hayırlı nesillerle mümkündür. Eğer arkanda ezansız bir ülke, mabetsiz bir şehir, imansız bir nesil bırakmak istemiyorsan, gözünü bugün aç. Çünkü ölü adamın kimseye faydası olmaz.
Hz Mevlana buyuruyor ki: “Akıllılar, önceden ağlarlar; bilgisizlerse işin sonunda başlarını vururlar. İşin başlangıcında sonunu gör de ceza gününde pişman olma.” O zamanki pişmanlık işe yaramaz. Hem kendini hem de evladını yakmış olursun.”
Sokaklarda nice anneler görürüz. Kendisi saçının bir telini bile göstermekten hayâ eder, utanır. Çünkü hayâ imandan bir şubedir. Fakat o gafil annenin yanında, yanında taşıdığı kızına nazar edince dünyamız yıkılır. O zavallı sanki Fransız kızı gibidir. Böyle bir annenin böyle bir kızı olsun. Hayret etmez misiniz? Asıl hayret edilecek işler ileridedir. Allah, o anneye soracak: “Ey aciz kul! Sen kendi namusundan fedakârlık yapamazken, evladının namus ve şerefinden nasıl fedakârlık yaptın? Kendin giyindiğin gibi onu da niye giyindirmedin?”
Atalarımız “Ağaç yaşken eğilir” demişlerdir. Aydınlık kapılar sevgiyle açılır. Çocuklara merhametle, şefkatle ve sevgiyle yaklaşalım. Vurarak, kırarak, bağırarak bir yere varılamaz. Bir kere daha ifade edelim: Ey gam bucağında oturanlar! Gönüllerden gamı süpürünüz. Nesillere ve taze yavrulara merhamet gösteriniz. Onlar hizmet ve şefkat bekler. Hizmetlerini seve seve ve bir ibadet zevki içinde takip ediniz. Bazı kereler isyan edebilirler, isyanlarını sabırlı karşılayınız. Düşününüz ki, siz günde Rabbinize kaç defa isyan ediyorsunuz, fakat cezanız hemen verilmiyor. Siz de hemen ceza yoluna gitmeyiniz.
Çocukları hazırı yiyen kuşlar haline getirmeyiniz. Onlara zaman zaman görebilecekleri işler veriniz ki, kendilerine olan güvenleri artsın. Hazıra alışan çocuk, hayatın hep böyle olacağını sanır. İleride bir sıkıntı ile karşılaşınca çöküverir. İnsan, kasalarının altınla dolu olduğuna güvenmemeli, evladını hünerli, irfanlı ve sanat ehli olarak yetiştirmelidir. Zaman olur altın biter, ama sanatkârın cebi parasız kalmaz. Hüner sahipleri her yerde izzet ve ikram görürler.
Bir kere düşünün ki, Hz Ali (RA)ta gençti, Hz Bilal (RA)ta gençti, Hz Ammar (RA)ta gençti. Fakat Peygamber (SAV)’in sevdasıyla yürekleri doluydu. Hiç bir zalim o yüreklerden imanı söküp alamadı. Fatih te gençti. Ne var ki, hiçbir zaman gençlik enerjisini, nefsin ve hevanın yolunda harcamadı. Milletine İstanbul gibi bir diyar hediye etti. Bütün bunlar yürekteki imanın sağlamlığına ve kemaline delalet eder. İmanlı yetişen nesiller milletin yüz akı olacak; ilimde, hikmette, sanatta ve hünerde herkesi hayran bırakacaktır.
Gençleri yemesine-içmesine, giyimine, gezmesine dikkat eden, fakat ruhunu aç bırakan cemiyetler yarınından saadet beklemesin. Ruhu, Muhammedi gıda doyurulmayan o nesil, yarın milletinin başına bela kesilecektir. Düşünelim ki, sınır boylarında nöbet tutan masum Mehmetçiğe kurşun sıkanlar, gökten inmedi. Polis karakollarına bomba atanlar, Merkür’den gelmedi. Aziz vatanı, aziz bayrağı, aziz toprağı, aziz milleti hor görenler, nebat gibi yerden bitmedi. Rüzgâr ekenin fırtına biçeceği unutulmamalıdır. Herkes ektiğini biçecektir.
Ey İnsanlar! Ecel eli göç davulunu çalmadan kendimize gelelim, nefsimizi ve neslimizi iki dünyanın afetinden koruyalım. Çünkü onlar bize Allah emanetidir ve bir imtihan sebebidir. Allah bu konuda şöyle ferman buyuruyor: “Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız sizin için ancak birer imtihandır; mükâfatın büyüğü ise Allah katındadır.” (Enfal Suresi 28. ayet)
Elbette Allah katındaki mükâfat devamlı ve ebedidir. Dünyadaki nimetlerse hepsi geçici şeylerdir. Dünyaya meyleden, Ahiretini ve ebedi hayatını düşünmeyen, neslini ve nefsini, taş ve insan olan Cehennem ateşinden korumayan kimse, dünyanın en bedbaht insanıdır ve o ahirette ziyana uğrayacaktır. Zaman korkunç değişiklikler getirdi. Fitneler zuhur etti, kalplere ve gönüllere türlü inanç tohumları atıldı. Bunların acı meyvesi her yerde görülmektedir. Elini ateşe sokan kişinin eli yanacağı gibi, neslini bu ateşlerden korumayanların da akıbeti hüsran olacaktır.
Şu hadise gözü bakıp ta gönlü uykuda olanlara ibret olmalıdır: Bir ananın küçük bir oğlu vardı. Çocuk bir gün yumurta çaldı, anasına getirdi. Annesi: “Evladım, bu yumurtayı nereden aldın?” diye sormadı bile… Çocuk biraz daha büyüdü. Derken bir tavuk çaldı. Kadın yine bir şey demedi. Çocuk çalıp çalıp getiriyor, anne hiç sormuyordu. Günler, aylar geçtikçe, çocuğun hırsızlığı da o oranda büyüyordu. Çünkü ona hırsızlığın kötü bir şey olduğunu kimse söylememişti. Nihayet çala çala meşhur bir eşkıya haline geliverdi. Yol kesmeler, kervan soymalar hep ondaydı. O kadar ki, devletin başına büyük bir bela kesilmişti. Gün geldi, bu azılı eşkıyanın üzerine asker gönderildi ve kıskıvrak yakalandı: “Haydi, hesap ver.” dediler. Nasıl hesap versin ki? Hesap veremedi ve mahkeme idamına karar verdi. İdam sehpasında son isteği soruldu. Anasını istedi. Getirdiler. Anasına: “Anacığım, o güzel dilini uzat ta öpeyim.” dedi. Anası, dilini çıkardı. Eşkıya evlat, anasının dilini ısırarak kopardı ve şöyle dedi: “Benim bu hale düşmeme, eşkıya olmama tek sebep işte bu dildir. Bana doğruyu ve yanlışı öğretmediği gibi yanlışlarıma aferin dedi.”
Bu hadisenin tersi de olabilir. Ama eğitimini iyi verebilirsen... İşte örnek: “Dertli adamın biri, bir gün bir çuval kaybetti. Nereye koyduğunu, kime verdiğini unuttu. Aramadığı, taramadığı yer de kalmamıştı. Ne var ki çuvaldan eser yoktu. Bu dertle namaza durdu. Adamın bir de küçük bir oğlu vardı ki, gönlü hikmet yuvasıydı. Adam aceleyle namaza durdu, aceleyle bitirip selam verdi. Namazda da hep çuvalı düşündüğünden yüzünde bir ışık parladı: “Yavrucuğum, çuvalı koyduğum yeri şimdi hatırladım. Git filan yerden al, getir.” dedi. Nur yumağı çocuk, babasının bu haline hayret etti. Babası namaz mı kılıyordu yoksa çuval mı arıyordu? Çocuk: “Ey babam, namazı yeniden kıl. Çünkü sen namaz kılmıyor, çuval arıyordun ve nitekim çuvalı buldun ama namazı kaçırdın. Böyle bir namazın kimseye bir faydası dokunmaz.” dedi. Baba, değirmen taşları gibi döne döne, dedi ki: “Gerçek dersin oğlum. Bu namaz olmadı. Ben çuvalla yattım, çuvalla kalktım.”
Zaman zaman böyle üstün idrake malik çocuklar da olur. Zaten çocuk billur bir su gibidir. Yolunu ne tarafa verirsen oraya akıp gider. Bütün mesele yolun güzel çizilmesidir.
Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor: “Her biriniz çobansınız ve her biriniz sürüsünden sorumludur. Kişi, ehli ve evlad-ı iyali üzerine bir çobandır, aile efradından sorumludur. Kadın, kocasının evinde bir çobandır, ev işlerinden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malında çobandır, muhafaza hususunda sorumludur. Her adam, babasının malında bir çobandır, salahiyetlerinden sorumludur. Hülasa her biriniz çobansınız ve sürünüzden sorumlusunuz.”
Demek ki, herkes, kadın erkek, amir memur, omzuna aldığı vazifeden sorumludur. Vazifeler tam yapılır, İlahi sorumluluk esası üzerine görülürse, dünya ve ahiret saadeti insanın yüzüne gülümser. Vazifeler ihmal edilince de hayatın tadı kaçar. Artık ne dünya huzuru, ne de ahiret saadeti vardır. Bu sebepledir ki Hz Ömer (RA): “Yol üstünde bir karınca ezilse, yine Ömer mesul, hiç kimse değil” demiştir. Ve yine: “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu; Adl-i İlahi yine Ömer’den sorar onu” diyerek uykuları kaçmıştır. Bu üstün irfan, bu ulvi idrak kimde vardır?
“O sizi bir topraktan, sonra bir meniden, sonra bir kan pıhtısından yaratıp sonra bebek olarak çıkaran, sonra da sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz için, sonra da ihtiyar olmanız için yaşatandır. İçinizden kimi de daha evvel öldürülmektedir. (Allah, yaşatmayı) muayyen bir vakte (ecele) ulaşmanız ve olur ki, aklınızı kullanmanız için yapar.” (Mü’min Suresi 67. ayet)
Topraktan yaratılan insanın geçirdiği istihaleler neticesinde ulaştığı kemal, bu ayet-i kerime’de açıkça görülmekte ve anlaşılmaktadır. Dünya hayatına bebek olarak adım atan, tedrici bir gelişme ile ergenlik çağına ve gençlik eyyamına ulaşmaktadır. Pırıl pırıl zekâsı, tükenmek bilmeyen vücut enerjisiyle ulaştığı çağa ŞEBAB adı verilmektedir. Dilimizde delikanlı ismiyle ifade edilen bu çağın insanlarına Peygamber (SAV)’in lisanıyla şab, bu çağa da Şebab adı verilmektedir.
Bir bilye gibi parlak ve yuvarlak karaktere sahip bulunan delikanlının oturaklı bir hale gelebilmesi, dini bilgilerle donatılmasına bağlıdır. O, kendi haline terk edilecek olursa, akl-ı selimle te’lifi kabil olmayan heveslerin peşine takılır. Onun his ve hevesleri aklına galip geleceğinden kendisine delikanlı adı verilmiştir. Hayatının nevbaharını yaşayan bir gence delikanlı denilmesi, çoğu kere dengeli hareket edemeyişinden kaynaklanmaktadır.
Gençlik çağının paha biçilemez bir kıymeti vardır. Bu sözü çok kimse söylemekte, fakat insanlardan çok azı onun değerini bilmektedir. Fıkır fıkır hareketlerin depolandığı gençlik çağı’nın değeri hakkıyla bilinmiş ve yerli yerinde kullanılmış olursa, memleketimizin geleceği için çok faydalı temeller atılmış olur. Bu anlayışı ihmal etmemiz sebebiyle değerli zamanlar çok kere boşa akıp gitmekte ve gençler bilebilseydi, ihtiyarlar muktedir olabilseydi sözü esefle tekrarlanmaktadır.
Gençler, çok değerli ve meyve vermeye müsait bir fidana benzer. Gelişip olgunluk devresine ulaşıncaya kadar devamlı bir bakım ve kontrol ister. Terbiyesiyle meşgul olmak, ıslahına gayret göstermek ve iyi fikirleri aşılamak ister. Bunlar yapılmadığı zaman yozlaşır ve yobazlaşır. Onları iyi yetiştirebilmek için, kendilerini iyi yetiştirmiş bir kadronun ve eğitilmiş bir cemiyetin oluşması gerekmektedir. Topluluk olgunlaşmadığı müddetçe gençleri yetiştirmekte başarılı bir sonuç elde edilemez.
Gençleri kendi haline terk etmemenin zaruriyeti, münakaşa götürmeyecek bir husustur. O, tıpkı bir su gibidir. İyi bir yönde sevk ve idare edilmezse, her yöne dağılır ve her istikamete meylederek perişan olur. Şayet milletin ve memleketin hayrına ve yararına olacak yönde kanalize edilecek olursa, ufuklar pırıl pırıl olur, istikbalimizle birlikte istiklalimiz garanti altına alınmış olur.
Gençler kendi bilgilerini ilim, takip ettikleri yolu da hayat caddesi sanırlar. O, cazibesine kapıldığı muhitin ve kendini kaptırdığı zevklerin etrafında dönüp dolaşan bir pervane gibidir ve bu zevklere erişmek için pervasızca hareket etmeyi şuur haline getirir. Hakiki ilmin ne olduğu ve nasıl elde edileceğini ona küçük yaştayken öğretmeli; sonu saadet ve cennete ulaşan yolu çocukluk zamanında göstermelidir.
Delikanlılık çağında bulunan insanlar; ilmin, görgünün ve aklın uzaklarında yaşayan bir enerji kaynağıdır. Atisini gören ve geleceğini düşünen milletler, bu enerjiyi hikmetin, basiretin ve milli harsların içinde tutmaya gayret göstermelidirler. Aksi halde dinine düşman, tarihine yabancı, vatan sevgisinden habersiz ve serseri bir güruh haline gelirler.
Gençler, hayati ehemmiyeti bulunan meselelerde tercih yaparlarken bir yol göstericiye muhtaçtırlar. Ahlaki faziletleri nefsanî zevklere feda etmemek gerektiği onlara öğretilmezse yanılmaya maruz kalırlar. Zira hisler şekere, faziletler ise tuzlu yiyeceklere benzer. Sağlam ve şaşmaz bir ölçüye sahip olmayan nesiller, ahlaki faziletleri nefsanî lezzetlere feda etmekten çekinmezler.
Bir milletin istikbalini keşfetmek isterseniz, gençlerini ne şekilde yetiştirdiklerine ve okullarındaki öğretim usullerine bakınız. Bu aynada o milletin istikbalini seyredebilirsiniz. Bu sırrı keşfeden milletler, faydalı yolu tutarak mesut sonuçlar ve sevindirici neticeler elde etmişlerdir. Bir toplumun yükselmesi gençlerinin iyi terbiye edilmesine bağlıdır. İyi terbiye verilmeyen bir çocukla, kötü terbiye edilen çocuk arasında hiçbir fark yoktur. Zira biri hiç terbiye edilmemiş, diğeri ise kötü yetiştirilmiş olmakta ve neticede aynı çıkmaz sokakta buluşmaktadırlar. Din ve iman ile kalp ve ruhunu, ilimle dimağını aydınlattığımız gençler, inkârcılığı bırakıp imana, dalaleti terk edip hidayete, zulmü çiğneyip adalete meyledecektir.
Kalbinde iman, serinde irfan ve göğsünde vicdan bulunan bir genç, gösterişe kapılmamalı, solan ve pörsüyen fikirlere talip olmamalı, ilim dilberini nefsanî zevkler uğrunda feda etmemeli ve kalbinden Allah korkusunu çıkarmamalıdır. İstikbal ümidimiz olan gençler, kendilerini zarara uğratacak ve ahlakını ifsat edecek şeylerden ve kişilerden ancak Allah korkusu ile korunabilirler.
Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor: “Nefsanî heva ve heveslerine meyli olmayan genci Allah beğenir.”
Hayatımızın ilkbaharı olan gençlik günleri, Allah’ın ihsan ettiği çok değerli bir nimettir. Bu nimetin değerini bilen, bu çağın enerjisini dinimizin esaslarına uygun olarak kullanmalıdır. Allah’ın verdiği nimetler, kıymeti bilinmeyecek ve yerinde kullanılmayacak olursa boşa gitmiş ve nimeti verene karşı nankörlük yapılmış olur. Sağlık ve gençlik, Allah’ın bizlere ikram ettiği en değerli nimetlerdir. Bunları şerli işlerde yıpratmak veya hayırlı işlerde kullanmamak, nimetin kadrini bilmemek olur. Kıymeti bilinmeyen bir nimet, onu veren tarafından geri alınmak suretiyle cezalandırılır. Bir hadisinde Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor: “Beş şeyden önce beş şeyin; yaşlanmadan önce gençliğinin, hastalığından önce sağlığının, fakirliğinden önce zenginliğinin, meşguliyetten önce boş vaktinin ve ölümün (gelme) den önce hayatının (kıymetini) ganimet bil.”
Kıymetli vakitlerin değeri bilinmezse, telafisi mümkün olmayan bir zarara girilmiş olur. Vakitler altınlarla satın alınamayacak kadar değerlidir. Gençlik günleri değer itibarıyla, maddi servetlerle kıyaslanamayacak bir kıymeti haizdir. Bu nimeti israf etmeyen ve gençlik günlerini Allah’ın razı olacağı işlerle meşgul olarak geçiren kimsenin ahiret saadetini, Peygamberimiz (SAV), şu hadisiyle haber veriyor: “Yedi (sınıf insan) vardır ki Allah, Arş-ı İlahi’den başka hiçbir gölge bulunmayan (kıyamet) gününde onları kendi (arşı) gölgesinde gölgeleyecektir: Adil imam (devlet başkanı), Aziz ve celil olan Allah’a ibadet içinde yetişen genç, kalbi mescitlere asılmış(çasına mabetle alakadar) olan adam, Allah için sevişen bu sevgi ile bir araya gelip bu muhabbetle ayrılan iki kişi, içtimai mevkii yüksek ve güzel bir kadın kendisini (zinaya) davet ettiği halde Ben Allah’tan korkarım diyen adam, bir sadaka verip te sağ elinin ne verdiğini sol eli bilmeyecek derecede gizleyen kişi ve bir de (insanlardan) hali bir yerde Allah’ı zikredip te gözleri yaş döken kimse.”
Cazibe kanunlarının alt-üst olduğu, güneşin bir kor yığını halinde dünyaya yaklaştığı ve Arş’ın gölgesinden başka gölgelenebilecek ne bir ağacın ne de bir mekânın bulunmadığı dehşetli kıyamet gününde Allah’ın himayesinde ve Arş-ı Azamın gölgesinde bulunmak, her kişiye değil, er kişiye nasip olacak bir saadettir. Bu saadete erenlerin biri de Allah’a kul olan ne O’na ibadet ede ede büyüyüp gelişen genç kimsedir.
Gençlik çağında bu fırsatı kaçırmış olan bir insan, geride kalan sınıflardan birisi arasına girmeye çalışmalı; cemaatle namaz kılmak için, gönlünü mabede devam sevgisiyle tezyin etmeli, Allah için sevişen dostlar bulmalı, tenha yerlerde Allah’ı zikredip gözyaşlarıyla gönlünü arıtmalı, verdiği nafile sadakayı yanındaki kimsenin bile farkına varamadığı bir gizlilik içerisinde ita etmelidir.
Şeytanın teşviki ve nefsin tesiri altında kalıp ta dinimizin haram kıldığı sahalara yanaşmamalı ve günah kirlerine bulaşmamalısınız. Tahrik edici birçok amilin bulunuşu sebebiyle, kendini nefsanî heveslere kaptıran kimse, mazur sayılamaz.
Kötülükleri emreden ve menfi duyguların kaynağı bulunan nefsin arzularına dur demenin yollarını açıklayan Peygamberimiz (SAV), bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Ey gençler topluluğu, kimin evlenmeye (bedeni ve maddi) gücü yeterse hemen evlensin. Zira evlilik, gözü (harama karşı) daha çok yumduran ve ırzı daha fazla koruyandır. Kimin buna (evlenmeye mali) gücü yetmezse ona oruç tutmak gerekir. Çünkü oruç, onun (şehvetinin teskini) için eneme (kısırlaştırma) gibidir.”
Peygamberimiz (SAV)’in bu tavsiyesine kulak vermeyen, çıplak kadın resimlerinin teşhir edildiği şehvet pazarlarında dolaşan ve günah kirlerine bulaşan kimse, ahiret âleminde sorumluluktan kurtulamaz. Kendisine verilen bedeni kuvvetleri israf ve ahlakını ifsat eden kimsenin sorumluluğunu açıklayan bir hadis-i şerif şöyledir: “Kıyamet günü, Allah’ın huzurunda beş şeyden sorguya çekilmedikçe, Âdemoğlunun iki ayağı bastığı yerden ayrılamaz: Ömrünü nerede yok ettiğinden, gençliğini nerede yıprattığından, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiğinden ve bir de ilmiyle ne amel işlediğinden.”
Ey milletimizin istikbal ümidi olan gençler! Gelecekte omuz vereceğiniz hizmetlerin fikir çilesini şimdiden beyninizde mayalandırmaya çalışın. Kendinizi seviye ve karakter adamı olarak yetiştirin. Göğüsleyeceğiniz hizmetlerin zorluğunu değil, ulviliğinin dikkate alın ve kendinizi ilme ve hakikate verin. Kalbinizde iman ve dimağınızda irfan oldukça, karşınızda dağlar baş eğecek, vadiler asfalt haline gelecektir.
Allah, nefsimizi ve genç neslimizi yasak kıldığı şeylerden uzak kılsın. Onları dinine bağlı, vatanına kalbi bir sevgi ile merbut, millet ve memleketine yararlı kılsın. Allah onları çirkin amellerin sebebiyle mesul, onların halleriyle bizleri mahcup ve mahzun etmesin. Gençlerimizi şeytanın teşvikine, nefsin tazyikine ve kötü arkadaşın tesirine kapılmaktan ve kötü yollara düşmekten muhafaza buyursun. Bizi göz açıp kapayıncaya kısa bile olsa nefs-i emmarenin eline bırakmasın. Laşey olan Lâşe dünyanın hayatını mamur etme arzusu ile ahireti harap etme cüretinden korusun. Zira özenmeye ve yaşamaya layık olan hayat ahiret hayatıdır.
Genç demek, sadece bedenen değil, zihnen de taze demektir. Zihni, kalıplar tarafından işgal edilmemiş, yol gösterdiğiniz zaman düşünebilen demektir genç aynı zamanda. Yeniliklere ve değişime zihnen daha müsaittir gençler. Eski kafaların düşünce kalıplarını değiştirmek, imkansız değil ama zordur.
Gençlik demek heyecan demektir. Gençlik heyecanını doğru yönlendirebilirseniz, kendinize seçtiğiniz hedefe daha rahat ulaşabilirsiniz. Gençliğin gücünü heyecanını arkasına alamayan hiçbir hareket ilerleyemez. Dünyada ki büyük başarıların önemli bir kısmının gençlik yıllarında elde edildiğini göreceksiniz. Fatih’in 21 yaşında İstanbul’u fethetmiş olması, gençlik, heyecan ve fikir üretme, farklı yollar deneme (gemileri dağdan yürütme) göstergelerindendir. Bana katılmayabilirsiniz ama ben, ‘Fatih 21 yaşında İstanbul’u alamasaydı, otuzundan sonra alamazdı’ diye düşünür ve inanırım.
Herkesin hedefinde gençlik var
Dünya’yı yöneten, Dünya’nın geleceğine yön vermek isteyen bütün ideolojilerin hedefinde gençler vardır. Çünkü gençlik, gelecek demektir. Sadece ideolojilerin değil, Dünya’nın dev şirketlerinin tamamının hedeflerinde gençlik vardır. Teknolojik icat yapıp pazarlayanlardan, modacılara, reklamcılardan film sektörüne kadar herkesin hedefinde, Dünya’nın geleceği olan gençler vardır.
Gençleri anlamak ve avlamak için, çok büyük paralar harcayarak, gençlerin zihin dünyalarını yönetmeye çalışıyorlar. Gençlerin nasıl düşünmeleri gerektiğini, neyi önemsemeleri gerektiğini yönlendirmek için herkes seferber olmuş durumda.
Hz. Ali’nin ‘Gençliği anlamadığınız zaman, bu dünyada ki işiniz bitmiş demektir’ sözünü kulağıma küpe yapmaya çalışıyorum. Anlamadığınızı yönlendiremezsiniz.
Peygamberimizin ahlakını, Nebevi kokusunu çağımıza taşımak istiyorsak, önce gençleri anlamak ve yönlendirebilmek zorundayız. Gençleri anlayabilseydik, gençlerin yüreklerine dokunabilseydik, camilerimiz emekliler lokaline dönmezdi.
İnsan camiden daha değerlidir
Camilerimizi emeklilerin lokali olmaktan kurtarıp, gençliğin fikir üretip kitap okudukları mekanlara dönüştürmek istiyorsak, önce gençleri anlamak ve kalplerini kazanmaya başlamak zorundayız. Kanı kaynayan, kanı deli gibi akan delikanlı birisinin, camide ki emekliler gibi davranmasını beklemek, gençliği anlamamaktan kaynaklanıyor.
Mabetleri inşa ettik, ancak gençlerin camilerden daha kıymetli olduğu gerçeğini unuttuk. Gençleri bazı günahları veya bize ters gelen davranışları yüzünden camiden uzaklaştırdık.
Mescidi Nebevi’ye küçük tuvaletini yapan bedevinin üstüne yürüyen Hz. Ömer’i durdurup, ‘Bir kova su dökeriz temizlenir’ diyen Peygamber Efendimizi anlayamamış olmanın sıkıntısını yaşıyoruz.
Güvercini ölen çocuğa başsağlığına giden bir Peygamberin ümmetiyiz. Ancak bu ince nazik tavrı anlayamadık ve günümüze taşıyamadık. Peygamberimizin derdi ölen güvercin değil, güvercini ölen çocuğun kalbiydi.
Namaz esnasında sırtına çıkan torunları için, rükû ve secdelerini yavaşlatmasını da anlayamadık. Anlasaydık, camide koştu veya konuştu diye çocukları azarlamaz, dövmezdik.
Sahi siz, dayak yediğiniz bir mekâna tekrar gider miydiniz? Çocuklar da gelmiyor.
Müslüman genç nasıl yetiştirilmeli?
Önceki dersimizde günümüz gençliğinin problemlerinden ve karşılaştıkları tehlikelerden bahsettik. Bugün ise vahyin ışığında ve Hz. Peygamberin elinde yetişen gençliğin farkından söz edip Müslüman genç nasıl bir özelliğe sahip olmalı? Sorusuna cevap bulmaya çalışacağız, inşallah.
Hz. Peygamber, tebliğe başladığı ilk andan itibaren kadın-erkek, genç-ihtiyar, zengin-fakir, hür-köle ayırımı yapmaksızın tüm insanları İslam’a davet etmiştir. Nitekim ilk Müslümanlar incelendiğinde içlerinde toplumun her kesiminden fertlerin yer aldığı görülmektedir. Ancak, bu fertler arasında gençlerin çoğunlukta olduğu görülmektedir. Mekke’nin nüfuzlu ve refah içinde yaşayan ailelerine mensup gençler, İslam’a; yaşlılar, köleler, fakirler, kimsesiz ve zayıf kimselerin duydukları sempati ve ilgiden daha fazlasını göstermişlerdir. İslam’ı yayma konusunda Hz. Peygamber’e asıl destek ve yardımcı olanlar bu idealist gençlerdir.
Nitekim ilk Müslümanlardan birkaç kişi, elli yaş civarında, birkaç kişi otuz beş yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise otuz yaşın altında bulunuyordu. Mesela genç yaşta İslam’ı kabul edenlerden Hz. Ali 10, Zeyd b. Hârise 15, Abdullah b. Mes’ud ve Zübeyr b. Avvam 16, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebi’l-Erkam ve Sa’d b. Ebî Vakkas 17, Mus’ab b. Umeyr 18-20, Abdullah b. Ömer 13, Câfer b. Ebî Tâlib 22, Osman b. Huveyris, Osman b. Affan, Ebû Ubeyde ve Hz. Ömer 25-31 arası. İşte İslam’ın oluşturmak istediği ideal genç tipi için Kur'an'da Rabbimiz Ashab-ı Kehf gençlerinin iman mücadelesini örnek olarak anlatmaktadır. Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık. (Kehf, 18/13) Bugünün gençleri için Ashab-ı Kehf'i iyi anlamalıdırlar. Bütün zorluklara karşı onların tevhit mücadelesi her zaman diğer gençler için örnektir. Müslüman bir gencin yetişmesi için şu ortamların sağlıklı olması gerekir: Aile ortamı, okul ortamı, çevre, arkadaş ortamı, çalışma ortamı.
Eğer bu ortamlar bir gencin yetişmesi için yeterli değilse, ahlaki ve dini yönden eksiklik arz ediyorsa veya yok denecek kadar azsa iş başa düşüyor demektir. Bunun için zamanımızda Müslüman genç bilhassa şu konulara dikkat etmesi gerekmektedir:
Müslüman genç iyi arkadaş seçmelidir; İnsanların hayatında, dostluğun ve arkadaşlığın çok büyük ehemmiyeti vardır. Öyle dostluklar vardır ki, kişinin bütün hayatını olumlu veya olumsuz yönde etkiler; hatta ahiret hayatının iyi veya kötü geçmesine bile sebep olabilir. İnsanlar yaratılış itibariyle birbirinin yardımına ve dayanışmasına muhtaç oldukları için neredeyse arkadaşsız bir kimse yoktur. Sosyal bir hayat yaşayan herkesin mutlaka bir çevresi, samimî arkadaşları ve yakın dostları vardır. Arkadaş ihtiyacı, bilhassa gençlik döneminde daha büyük önem taşır. Çünkü ilerleyen yaşlarda eş ve çocuklar başta olmak üzere yeni akrabalıklar kuran insanlar, gençlik dönemi kadar arkadaşlığa önem veremeyebilirler. Ama hayatının en fırtınalı dönemini yaşayan ve sürekli anlaşılmamaktan şikâyet eden gençler, dertlerini ve sevinçlerini paylaşabilecekleri bir arkadaş çevresine çok muhtaçtırlar.
Bunun için sokakta, okulda, işyerinde kendilerine yakın buldukları gençlerle arkadaşlıklar kurarlar. Onlara öylesine bağlanırlar ki, maddî ve manevî birçok varlığını arkadaşıyla paylaşır, hatta canını verecek kadar sevgi beslerler.
İşte burada en dikkat edilecek nokta, "nasıl bir arkadaş seçileceği" hususudur. Her meselede olduğu gibi, gençleri bu konuda da uyaran Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), "Kişi dostunun dini üzeredir. O halde her biriniz dost edindiği kişiye dikkat etsin" (Tirmizi, Zühd: 45) buyurmuştur. "Kişinin, dostunun dini üzere" olmasından kasıt, "dini yaşama durumu"dur. Gerçekten de iyi bir arkadaş iyiliğe, güzel işler yapmaya teşvik eder; kötü bir arkadaş ise, arkadaşını günah işlemeye yöneltir. Nitekim bu hususta da Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.), Ebû Musa (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadiste şöyle buyurur: "İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük üfüren gibidir. Misk taşıyan ya sana verir yahut satın alırsın yahut ta o miskten güzel bir koku duyarsın. Körük üfüren ise, ya senin elbiseni yakar, yahut ondan pis bir koku duyarsın. "Kiminle arkadaş olacağımız hususunda da ölçüler getiren Sevgili Efendimiz (a.s.m.), Ebu Saide-1 Hud-rf den (r.a.) rivayet edilen bir hadiste, "Yalnız müminle arkadaş ol ve ekmeğini ancak takvalı kimse yesin" (Tirmizi, Zühd: 55) tavsiyesinde bulunur. Buradaki "mümin" ifadesinden anlamamız gereken, "Allah'a hakkıyla iman eden kâmil bir mümin"dir. Kâmil bir mümin, Allah'ın emirlerini yerine getirir ve yasaklarından kaçınır. Nitekim hemen peşinden gelen "takvâlı kimse" ile mümin kelimesi açıklanmış olmaktadır.
Niçin arkadaş konusu bu kadar mühimdir? Çünkü "Kişi sevdiğiyle beraberdir." (Tirmizi, Zühd: 50). Bir genç, birisiyle arkadaş olmuşsa, mutlaka onu çok sever. Sevmediği bir kimseyle zaten arkadaş olmaz. Dolayısıyla sevdiğiyle hem dünyada, hem ahirette beraberdir. Dünyada iken Allah yolunda ibadet ve itaatte, iman ve Kur'an'a hizmette arkadaşıyla beraber olan bir genç; ahirette de cennet nimetlerinden birlikte istifade edecek, dostluklarını ebedîleştirecektir. Eğer iki arkadaş, Allah'a isyanda, hevâ ve heveste, boş ve zararlı eğlencelerde beraber oluyorlarsa, Allah korusun Cehennemde de komşu olacaklar, aynı mekânı paylaşacaklardır. Arkadaşlığın en güzel örneğini, Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) göstermiştir. Başta Hz. Ebu Bekir (r.a.) olmak üzere bütün sahabeler onun arkadaşı olmuşlar, etrafında pervane gibi dönmüşler, uğruna canlarını ve mallarını feda etmişlerdir.
Müslüman genç boş zamanını iyi değerlendirmelidir; Denilebilir ki, kişinin sorumluluğunun en az ve boş vaktinin en çok olduğu zaman gençlik devresidir. Ondan sonra aile yuvası, iş hayatı ve sosyal ilişkiler bizleri zaman fakiri yapacaktır. Bunun için gençlik dönemindeki boş vakitler çok iyi değerlendirilmelidir. Boş vakitten kastımız, "düzenli ve programlı bir şekilde kullanılmayan zamanadır. Yoksa boş vakit yoktur. Her insan mutlaka uyuyarak da olsa boş vaktini doldurmaktadır. Asıl olan bu vakti iyi bir şekilde değerlendirmektir. Yüce Rabbimiz boş zamanı değerlendirme açısından İnşirah suresi 7-8. Ayetlerde şöyle buyurmaktadır: "İşlerinden boşaldığın zaman, tekrar çalış ve yorul. Rabbine yönel! (boş durma!) Peygamber Efendimiz İnsanların kıymetinden gafil olduğu iki şeyi sıhhat ve boş vakit (Buhari) olduğunu belirtmiştir. Bu yüzden yoğun işlere girmeden boş vaktimizin kıymetini bilmemiz gerekir.
Boş vaktimizi nasıl değerlendirebiliriz? Bu hususta akla gelen ilk şey, kitap okumaktır. Bir sanat dalıyla meşgul olmak da çok mühimdir. Sözgelişi normal işlerimizden arta kalan zamanda, hat, tezhip, ebru gibi bir sanatı öğrenebiliriz. Ayrıca dini mûsikî dersi almak, eğer imkânımız elveriyorsa bir spor dalıyla ilgilenmek veya araba kullanmasını öğrenmek de mühimdir. Bilgisayar veya dil kursuna gitmek de, bizim yetişmemize ve gelişen dünyayı iyi takip etmemize yardımcı olacaktır. Bunların tümünü yapmaya zamanımız yetmez. Zaten bir kısmına fazla istekli de olmayabiliriz. Ama birkaçını veya birisini öğrenebilirsek, hem bir beceri kazanmış, hem de yeni çevreler ve hizmet sahaları tanımış oluruz. Kimi insanlar için "On parmağında on hüner var" denir. Elbette o hünerler kolay kazanılmamıştır. Gençlik dönemimizdeki boş vakitleri değerlendirmek, ileride birçok bakımdan istifade edeceğimiz hünerler öğrenmemize yardım eder. Ayrıca vaktiyle boş zamanımızı değerlendirmek için yaptığımız uğraşlar, ileride bizim ikinci bir mesleğimiz olabilir. Dünyanın bin bir türlü hâli vardır. Gelecekteki birtakım sıkıntılara vaktiyle hazırlıklı olmak insanı daha rahat ve mutlu yapar.
Müslüman genç harama bakmamalıdır; Gençliğin ve bekârlığın mühim bir tehlikesi Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivayet edilen şu hadiste çok veciz bir şekilde anlatılmaktadır: "Âdemoğluna zinadan nasibi yazılmıştır. Buna mutlaka erişecektir. Gözlerin zinası bakmaktır, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayağın zinası da yürümektir. Kalp ise heves eder, diler. Fere ise bunu ya uygular veya reddeder." (Müslim, Kader: 21) Demek ki şehveti gayri meşru bir şekilde kullanmak olan "zinâ"nın çeşitleri vardır. Bunlar yasaklanmış fiili, "düşünmek", gayri meşru bir şeye "bakmak", "konuşmak", "dinlemek", "dokunmak", ona "teşebbüs" etmektir. Kalp ise buna "heves" etmekte, fere ise ya reddetmekte veya uygulamaktadır. Nitekim İsra 32 de, "Zinaya yaklaşmayın, zira o bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur." buyrulmaktadır. "Zina yapmayın" yerine, "Yaklaşmayın" ifadesinin tercihi dikkat çekicidir. İşte bu kısa ayet, yukarıdaki hadiste belirtilen hususları içine almaktadır. Ayet, yaklaşmanın her türlü yolunu yasaklamaktadır. Yukarıda sayılan "harama bakmak" hususu, ayet ve hadislerle yasaklanmıştır. Nur suresinin 30 ve 31. ayetlerinde, "Müminlere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar. Bu, onların temizliği için daha uygundur. Muhakkak ki Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, namuslarını da korusunlar" buyrulmaktadır. Bu ayetler hem erkeklere, hem de kadınlara, kendileri için bakılması caiz olmayan kişilere nazar etmelerini yasaklamaktadır. İbn-i Büreyde'den (r.a.) rivayet edilen şu hadis de konumuzla ilgilidir: "Resûlüllah (a.s.m.) Hz. Ali'ye (r.a.), 'Ya Ali bakışı bakışa tâbi kılma, kasıtlı olmadığı için birinci bakış sana caizdir, (fakat) diğer bakışlar ise sana caiz değildir' demiştir." (Ebu Davud, Nikâh:43) Ama şimdi "Nasıl olsa ilk bakış caizdir" deyip sağı solu teftiş eder gibi bakarak gitmek doğru değildir. Çünkü zamanımızda aniden ve farkında olmadan rastlama gibi bir olay yoktur; her tarafta her an namahreme, açık saçık insanlara ve harama rastlanmaktadır. Bunun için tüm bakışları kontrol altında tutmak gerekir.
Namahreme bakmanın zararları çoktur. Kişinin zamanını, hafızasını, dikkatini tahrip eder. İmam Şafii; Yanlışlıkla yabancı bir kadının ayağını gördüğü için kırk gün kıldığı namazlardan zevk alamadığını söylemektedir. Bakmamak ise, milyonlarca sevap kazandırdığı gibi, şu kutsi hadisteki manevî lezzete mazhar eder: "Namahreme bakmak, şeytanın oklarından bir oktur ki, her kim Benden korkarak onu bırakırsa, zevkine bedel ona öyle bir iman veririm ki, onun lezzetini ve tatlılığını kalbinde duyar." (Taberânî ve Hâkim) Burada da müthiş bir müjde var. Gerçekten gençlerimiz bu hususa dikkat ettiklerinde kendilerinde büyük bir huzur ve sevinç, âdeta maddiyattan sıyrılıp nuranileşmiş bir hâl hissedeceklerdir.
Hayatıyla bize en büyük bir rehber, en büyük bir numune olan Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), "Allah, gayr-i meşru şehvet peşinde olmayan genci pek beğenir" (Müsned, 4:151) buyurmaktadır. Bu hadiste, hayatının en fırtınalı ve en tehlikeli dönemlerini yaşayan gençler için çok büyük bir müjde vardır: Allah'ın beğenmesi. Bu öyle bir müjdedir ki, insanın tüm sevdiklerinden, beğenisini kazanmak istediği bütün şahıslardan daha değerli, daha yücedir. Yine gençlerle ilgili hadislerde, "Allah'ın gayri meşru şehvetini terk eden genci meleklerin bazısı gibi gördüğü" belirtilmektedir. O kadar ki, Câbir'den (r.a.) rivayet edilen bir hadiste mealen, "Hangi delikanlı ki, genç yaşında evlenirse, onun şeytanı şöyle bağırır: 'Eyvah, dinini benden korudu" (Ramûzu-1 Ehâdis, c.l s.179) buyrulmaktadır. Evlenerek şehvetini gayri meşru fiillerden korumak neden "dini şeytandan korumak"la eş tutulmaktadır? Yoksa ashab-ı suffadan çok bekâr şahabı vardı. Birçok İslâm kahramanı hiç evlenmemiştir. Bekâr olup da iffet ve namusunu koru-yan, gayri meşru şehvet peşinde koşmayan kimseler elbette bu hadisteki hükmün dışındadırlar. Aksine onlar sırf İslam’a hizmete daha fazla zaman ayırmak için evlenmiyorlarsa, tebrik ve takdire lâyıktırlar. Çünkü asıl olan iffetin korunmasıdır. Evlilik ise onun vasıtasıdır.
Evet, nedir iffete bu kadar ehemmiyet vermenin, şehvetten bu kadar sakındırmanın sırrı? Bir kere gayri meşru şehvet peşinde olmak zaten çirkin bir fiildir. Toplumun temeli olan aile yuvasını yıkmakta, nesilleri birbirine karıştırmaktadır. Ayrıca gençliğin zamanını, sağlığını, parasını, mesaisini, işini, okulunu mahveder gayri meşru şehvet peşinde koşmak. Hatta insanları intihara kadar götürür. Nice gençler var ki, sırf bu meseleden dolayı, kavga ve cinayetlere giriyor, ömrünü hastanede veya hapishanede geçiriyor. Hatta öyleleri var ki, derdinden hastalanıyor ve kısa sürede ölüyor. Çevremize baksak, iffetli olamamaktan dolayı, işini veya okulunu yarım bırakan, sağlığını perişan eden, zamanının büyük bir bölümünü heba eden, kendisinin veya babasının servetini tarumar eden nice gençler görürüz. Altın gibi gençler, pırıl pırıl kabiliyetler, fırtına gibi zekâlar kaybolup gitmekte, mahv-u perişan olmaktadırlar. İşte bunun için ayet ve hadislerde bilhassa tehlikenin odağında olan gençlerimiz şiddetle ikaz ediliyor, iffetli olmaları övülüp teşvik ediliyor. Kötü gözlerle bakan bizim oğlumuz, bakılan da bizim kızımız, eşimiz veya annelerimiz. Bunlara namussuz gözlerle bakılmasına kim rıza gösterir?
Gençlere Hz. Peygamber İrşadı; Bakınız bu konudaki Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gençleri ikaz ve irşadı fevkalâde etkilidir. Kendisine gelen bir gençle aralarında geçen şu konuşma, bugün modern dünyanın aşamadığı sosyal problemlere bile çözüm getirici niteliktedir: Bir genç Peygamberimize (a.s.m.) gelerek, "Ya Resullâllah, bana zina yapmak için izin ver" der. Orada bulunanlar gencin üzerine yürüyerek onu ayıplarlar ve men ederler. Hz. Peygamber, "Bana getirin" der. Yaklaşınca: "Bu fiilin annene yapılmasını ister misin?" diye sorar. Genç: "Hayır, vallahi (istemem)" diye cevap verir. Peygamberimiz: (Başka) insanlar da anneleri için bunu istemezler" der. Daha sonra, "Kızın için kabul eder misin?", "Halan için...", "Teyzen için bunu ister misin?" diye sorar ve her defasında, "Vallahi hayır” cevabını alınca, Hz. Peygamber de, "Diğer insanlar da buna razı olmazlar" der.
Sonra elini gencin üzerine koyup, "Ya Rabbi, günahlarını affet, kalbini pak et, fercini muhafaza et" diye dua eder. Genç ondan sonra hiçbir olumsuz eğilim göstermez. (Müsned, 5: 256) Bu hadiste de, gerek kişiyi gerekse toplumu zinadan korumanın en önemli yolu gösteriliyor. Özellikle fuhuş hanelerin, genelevlerin, batakhanelerin yok edilmesinin formülü bu hadiste saklı. İslâm, gençlere kendisini düşündüğü kadar kardeşini de düşünmesini öğretiyor. Nitekim bir hadiste Peygamberimiz, "Kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi mümin kardeşinize de yapmayın" buyuruyor. Peygamberimizin, gençliğin problemlerini çözmek için ürettiği çözümlerin neler olduğunu anlamamız için şu hadise de kulak vermemiz gerekir: Alkame'den (r.a.): "Resûlüllah (a.s.m.) gençlerin yanına vardı ve şöyle dedi: 'Sizden kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Çünkü evlilik gözü haramdan akkor; iffet ve namusu muhafaza eder. Evlenmeye gücü yetmeyen ise oruç tutsun. Çünkü (oruç), cinsî arzuyu azaltır." (Müslim, Nikâh:1) Gençlerin evlendirilmesi sosyal bir görevdir. Nitekim Nur suresinin 32. ayetinde, "İçinizden bekâr olanları ve köle ve cariyelerinizden dindar olanlarını evlendirin. Onlar fakir iseler Allah onları lütfuyla zenginleştirir. Allah'ın lütfu geniştir ve O her şeyi hakkıyla bilir" buyrulmaktadır. Maalesef, son bir asırdır toplum için çok faydalı sosyal kurumlar tahrip edildiğinden evlenmek de bir problemler yumağı hâline gelmiştir. Şimdi de toplum olarak evlenmek isteyen gençlere her bakımdan yardımcı olmak gerekir ki, bu zamanın dehşetli fitnelerinden korunabilsinler. Bu hususta güzel bir teşebbüs, Konya'da kurulan Fakir Gençleri Evlendirme Vakfıdır. Benzer kuruluşlar yurt çapında yaygınlaştırılmalıdır… Allah, gençlerimizi, zamanımızın tüm fitnelerinden korusun!
Müslüman genç israftan kaçınmalıdır; Gençliğimizi birçok bakımdan sıkıntıya atan hususlardan birisi, "moda"dır. Moda, dört mevsime göre değişebilmektedir. Giyimde, saç tipinde, ev eşyaları ve takılarda, dekorasyonda ve hayat tarzına etki eden her şeyde meydana gelen sık değişikliklere "moda" deniyor. Gençlerin modayı takip etmesi, zevklerine ve gelir seviyelerine göre değişiyor. Senede bir değişiklik yapan olduğu gibi, bir toplantı veya düğünde giydiği elbiseyi bir daha giymeyenlere de rastlanıyor. Güzellikler ve hikmet dini olan İslam’da bu manada bir "moda" anlayışı yoktur. Ama değişim ve yenilik vardır. İslâm, dünyevî ve nefsi isteklerden kaynaklanan modaya niçin olumsuz yaklaşmaktadır? Çünkü modanın temel esprisi olan sürekli ve sık değişim, israfa sebep olmaktadır. İsraf ise dinimizde yasaktır. Rabbimiz, "Yiyiniz içiniz, israf etmeyiniz. Muhakkak ki Allah, müsrifleri sevmez" buyurmaktadır. (Araf: 31) Moda, gerçek ve zarurî bir ihtiyaçtan değil, his ve hevâdan, zevk ve sefadan kaynaklanmaktadır. Modanın kaynağı dünyeviliği esas alan batıdır. Bunların dini bir kaygısı yoktur. Bu yüzden "moda" olarak ortaya çıkanların birçoğu, bizim temel dinî prensiplerimizle çatışabilmektedir. Moda hususunda şu hadislerde de alacağımız dersler vardır: "Allah kadın elbisesi giyen erkeğe ve erkek elbisesi giyen kadına lanet etsin"(Ebû Dâvud, Libas: 28) "Allah erkeklere benzemeye çalışan kadınlara ve kadınlara benzemeye çalışan erkeklere lanet etsin." (Buharı, Libas: 61) "Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helâl, erkeklerine ise haramdır."(Taberânfnin Kebir'inden).
Görüldüğü gibi, dinimizin bir prensibi de, cinslerin kendine has özelliklerini korumalarıdır. Bunun için erkek ve kadının giyimi, saç tipi, hâl ve hareketinin birbirine benzememesi gerekir. Kadının kendine has hayâsı ve tesettürü olduğu gibi, erkek de ciddi ve vakarlı olmalıdır. Modanın ise böyle bir kaygısı ve ayrımı yoktur. Zaten moda dünyevî, hissi, nefsi olduğu için dinin prensiplerini hiç nazara almaz. İslam’ın emir ve yasakları ise, İlâhîdir. İlâhî prensipler, dünyevî ve nefsi gerekçelerle iptal edilemez. Bunun için mümin bir genç, hiçbir şekilde modanın takipçisi olup, başka milletlere benzeyemez. Biz başkalarına benzemek yerine, kendi değerlerimizi korumalıyız. Bir hayat tarzı taklit edildiği zaman, pislikleriyle birlikte gelir.
Müslüman genç aşkın sınırını iyi bilmelidir; Aşk, "şiddetli sevgi" demektir. Aşk, bir şeyi aşırı derece sevmek, ona tutulmak, onsuz yapamamak, hep onu düşünmek, onunla gülmek, onunla ağlamak, ancak onunla sevinip üzülmek, onsuz mutlu olamamaktır. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, âşık olunabilen varlıklar çoktur. Allah (c.c), Peygamberimiz (a.s.m.), Allah dostları, anne, baba, evlât, hayat arkadaşı diye başladığımız listeyi uzatabiliriz.
Ama ümitsiz olmaya gerek yok. Çünkü her derdimize çözüm getiren dinimiz bu konuda da bize ışık tutuyor. Her derdimize derman olan Kur'an ve Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) bu hususta da bizi aydınlatıyor. Üstelik hiçbir çelişkiye, mutsuzluğa gerek kalmadan hem dinî inançlarımızı korumayı, hem de içimizdeki duyguları tatmin etmenin yollarını gösteriyor. Dinimiz, öncelikle şunu söylüyor: "Sen senin olmadığın gibi, duyguların da senin değildir. Kime aitse onun çizdiği çerçeveye göre hareket et." O halde bu sevginin ilk sarf edileceği yer, bizzat bize bu duyguyu veren Allah'tır. O bizi yaratmasaydı, sevgiyi ve sevdiklerimizi tanıyamazdık. Çünkü sevdiklerimizdeki güzellik, mükemmellik, hoşluk; Onun güzelliğinden, Onun kemâlinden, Onun letafetinden gelmektedir. O, her şeyi güzelleştiren güzeller güzelidir. Bu gerçekleri bilmeyen veya bildiği halde uygulamayan bir genç ise, karşı cinsten birisine âşık olur. Henüz çok gençtir. Evlenecek yaşa gelmesine 5-10 sene vardır. Henüz okulu bitmemiş, iş yeri kurmamıştır. Sevdiğini doğru dürüst tanımamıştır bile. Sadece bir hevesle yola çıkmıştır. Bu durumda problemlerin cenderesi içinde bulur kendini. Üstelik Allah'ın izin vermediği böyle bir sevgide, üç önemli azap vardır: "ayrılık, kıskançlık ve karşılık görmeme" acılarıdır. Seven bir genç sevdiğinden hiç ayrılmak istemez. Ancak bu mümkün değildir. Hatta bazen çeşitli engellerden dolayı tamamen ayrılırlar. Zaten böyle sevenlerin yüzde 95'i sevdiğiyle evlenemez. Sonunda büyük bir acı ve ıstırap vardır. Sevgisinin karşılığını bulamayan genç, maalesef intihar edebilmekte veya üstelik sevdiğini herkesten kıskanır. Evli değildir ki onu koruyabilsin. Acaba şimdi nerededir, ne haldedir diye ruhu azap içinde kalır. Ve asıl problem "karşılık görmeme"dir. Bu durum bazen ilk başta ortaya çıkar. Bir taraf deli divane olur, ancak karşı taraf oralı bile değildir. Öyle ya, gönül bu, sevmeyebilir. Ancak seven taraf onsuz olamayacağını kafaya koymuştur. Ruhu azap içinde kalır. İşte bu üç problem gençlerimizi huzursuz eder. Her günü ıstırapla, gözyaşıyla geçer. Acısını dindirmek için o güne kadar hiç yapmadığı şeyleri yapmaya başlar. Hatta imanı zayıfsa içkiye, uyuşturucuya dadanır. Artık onun dostları dertli şarkılar ve gözyaşıdır. Hiç kimse onu anlamamakta, onu dinlememektedir. Dünyanın en dertli insanı odur. Bundan dolayı okulunu, işini bırakan veya başarısını yitiren gençler olduğu gibi, işi intihara kadar götürenler olduğu gibi, karşı tarafı katledenler bile olmaktadır. Âşık olup evlenen gençlerden büyük bir bölümü de mutsuzdur. Çünkü "aşkın gözü kördür." Birbirlerinin eksiklerini ve hatalarını görmezler. Sevgilisinin, "dünyanın en mükemmel insanı" olduğuna inanırlar. Oysa her insan gibi sevdiğinin de kusuru ve eksiği vardır. Ancak bunu evlenince görebilir. Bunlar hayatın diğer problemleriyle de birleşince tartışmalar, kavgalar başlar. Yapılan istatistiklere göre, boşanma oranı en yüksek olan evlilik, geleceklerini hayal üstüne kuran gençlerde görülmektedir. Sonuç ya mutsuzluk ya da ayrılıktır. Bu hususta en doğrusu, dinimizin getirdiği ölçülere uymaktır. Dünyanın huzuru, mutluluğu ve rahatı buna bağlıdır. Ancak burada şöyle bir problem var. Diyelim ki genç bir kardeşimiz hayatını İslamiyet’e göre düzenledi. Allah'ın emirlerine uyuyor, yasaklarından kaçıyor, namazını hiç aksatmıyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz yoğun problem bunun da başında. Elinden geldiğince tuzağa düşmemeye çalışıyor. Ne var ki, bir anlık gafleti veya iyi niyeti sonucu, karşı cinsten birisine gönlünü verebiliyor. Bu durumda ne yapacaktır? Bu durumda şu şartları uygulamalıyız:
Niyetimiz mutlaka hâlis olmalıdır. Hedefte nikâhla hayatımızı birleştirmek düşüncesi bulunmalıdır. Nikâha kadar hiçbir şekilde, sözgelişi kapalı bir mekânda yalnız kalmak dâhil, dinimizin hiçbir yasağı çiğnenmemelidir. Sevilen taraf, kesinlikle Peygamberimizin (a.s.m.) tavsiye ettiği gibi, yani dindar olmalıdır. Yoksa "Zamanla dini öğrenir ve yaşar" gibi düşünceler nefsin aldatmacasından başka bir şey değildir. Tarafların evlenme çağı gelmiş, hiç değilse yaklaşmış olmalıdır. Yoksa evlenmeye uzun zaman kala girişilen böyle bir hareket, sayısız günahla veya ayrılıkla sonuçlanacaktır. Gençler hayalci değil, gerçekçi olmalıdır. "Senin için dünyayı feda ederim", "Sen yanımda olursan her yer cennet bana", "Seninle ölüme bile giderim" gibi lâflar hikâyedir. Evlenince hepsi biter. Atalarımız, "Güzellik ekmeğe sürülmez" diyerek, yaşamak için ev, eşya, para gibi ihtiyaçların önemine dikkat çekmişlerdir. Bu bakımdan iyi bir meslek edinmek, yuva kurunca ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir seviyede olmak icap eder. Son olarak böyle bir yakınlaşmayı kısa zamanda nikâhla meşru hâle getirmek lâzımdır. Bundan kastımız, evlenmeye yıllar varken dinî nikâh kıyıp her şeyin meşru olduğunu sanmak değildir. Evlenmeye uzun bir zaman varken kıyılan böyle bir nikâhın mahzurları da olabilmektedir. Nikâh kıydırıp serbest hareket eden gençler, maalesef bağlayıcı bir durum olmayınca ayrılabilmektedirler ki, bu hiçbir şekilde tasvip edilemez. Nikâhtan kastımız, evlenmektir. Ama insan hâli… Böyle bir imtihanla yüz yüze gelirsek, pes etmemek, mümkünse hiç zararsız, olmuyorsa en az zararla kurtulmak gerekir. Merak etmeyin. Dünya kesinlikle "sevdiğimizden" ibaret değildir. Hayat her şeye rağmen devam etmekte ve her şey bizim mutluluğumuz için çalışmaktadır. Hayatı zehir etmeye hiç gerek yoktur.
Tövbe, genç iken yapılmalı: Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: "adalet güzeldir, fakat idarecilerde olursa daha güzeldir. Cömertlik güzeldir, fakat zenginlerde olursa ilaha güzeldir. Dinde titiz olmak güzeldir, fakat âlimlerde olursa daha güzeldir. Sabır güzeldir, fakat fakirlerde olursa daha güzeldir. Tövbe güzeldir, fakat gençlerde olursa daha güzeldir. Hayâ güzeldir, fakat kadınlarda olursa daha güzeldir." (Deylemî, Müsnedü'1-Firdevs)
Allah'tan korkan gençler: Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadis-i şeriflerinde, "Şayet Allah'tan korkan gençleriniz, ciğeri yaş hayvanlarınız, beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı belâlar üzerinize sel gibi yağacaktı" (Keşfü'1-Hafâ, 2: 163) buyuruyor. Yüce Peygamberimiz yine başka bir hadiste, "Allah kötülüğe iltifat etmeyen genci, emsallerinden üstün tutar" (Feyzu-1 Kadir, c.2, s. 263, no: 1799) buyurmaktadır.
Güzel ahlâklı gençler: ''Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyuran Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) "güzel ahlâk"la ilgili hadislerinden birinde şöyle buyurmuştur: "Cömert güzel ahlâklı bir genç; cimri, ibadet eden, kötü ahlâklı bir yaşlıdan Allah'a daha sevimlidir." (Deylemî ve Muhtarü-1 Ehâdis: 88) Bu hadiste gençler güzel ahlâka teşvik edilirken bir mukayese yapılmaktadır. Buna göre, Allah katında, güzel ahlâklı olmayan bir yaşlı, ibadet etse bile güzel ahlâklı genç kadar sevimli değildir.
En hayırlı genç: Yüce Peygamberimiz(a.s.m.) en hayırlı gençlerle ilgili bir hadislerinde şöyle buyurur: "Gençlerinizin en hayırlısı ihtiyarlarınıza benzeyendir. İhtiyarlarınızın en şerlisi, gençlerinize benzeyendir." (Feyzü'-l Kadîr, 15:776) Elbette buradaki "benzemek"ten kasıt, kılık-kıyafette birbirlerini taklit etmek veya saçların ağarması, dökülmesi, yüzlerin kırışması değildir. Nitekim bir Allah dostu, bu hadisi izah ederken, şunları söyler: "En hayırlı genç odur ki, ihtiyar gibi ölümü düşünüp ahiretine çalışarak, gençlik hevesâtına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki, gaflette ve hevesatta gençlere benzemek ister, çocukcasına, hevesât-ı nefsaniyeye tâbi olur."
Saygılı gençler: Peygamber efendimiz büyüklerine saygılı gençler hakkında şöyle buyurmuştur; Enes İbni Mâlik (r.a)’den rivayet edildiğine göre, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ, yaşından ötürü bir ihtiyara saygı gösteren gence, yaşlılığında hizmet edecek kimseler lütfeder.” (Tirmizî, Birr, 75)
Kıyamette gölgelenecek gençler: Rasulullah (s.a.v) Allah’a ibadet içinde olan gence nasıl bir müjde vermiştir? Hz. Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: "Resulullah (s.a.v) buyurdular ki: "Yedi kişi var, Allah onları hiçbir gölgenin olmadığı Kıyamet gününde kendi gölgesinde gölgeler:
-Adil yönetici,
-Allah'a ibadet içinde yetişen genç,
-Tekrar dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kimse,
-Allah için birbirlerini seven, Allah rızası için bir araya gelip, Allah rızası için ayrılan iki kişi,
-Güzel ve makam sahibi bir kadın tarafından davet edildiği halde; "Ben Allah'tan korkarım" deyip icabet etmeyen kimse,
-Allah'ı tek başına zikrederken gözlerinden yaş boşanan kimse." (Nesâi, Kudât 2)


Ekran Alıntısı.JPG


Ekran Alıntısı.JPG

radyo-1_2c406.jpgradyo-2_bc756.jpgradyo-3_4e6a6.jpg

 

MILAS

1-e1392026716167.png

2-e1392027888224.png

3-e1392027941568.png

haberihbargf.gif

reklamsabit-icasagi.gif

Eski Milas Belediye Başkanı hayatını kaybetti
Belediye personeline toplu iş sözleşmesi
Emniyetten drone’lu denetim
Seçim bitti, kavgası bitmedi
MSKÜ’de ilk biyonik kulak uygulaması yapıldı
Milyon dolarlık özel jetlerin biri iniyor, biri kalkıyor
CHP’li başkanlar kampa alınıyor
Bölgenin en büyük deve güreşi 9 Şubat’ta

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

ihbarhatti_bddec.jpg

İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech