İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech
MILAS
marketlerlogo2.png

twt-btn.pngfb-btn.png

icsayfa-statik-ustler-1.gif

anasayfadikeysagust-2.gif

 

videoana_246a7.png

giydirme1.gif

 

giydirmealt.gif

giydirmealt-2.gif

 
 
 
 
 
 

paylas2_0ca43.png
 
Duyarlılığını Göster Haberi Sen de Paylaş

İslam’da ahlak farkı

(37 Duygu)
(32 Duygu)
(28 Duygu)
(35 Duygu)
(31 Duygu)
(33 Duygu)
(36 Duygu)
 

ibrahim-aydn-150x150.jpgAhlâk anlayışımızdaki değişme, hayat tarzımızı da büyük ölçüde başkalaştırmaktadır. Kendi aslî değerlerimizden kaynaklanmayan bir ahlâk anlayışı, toplumumuzda tam bir davranış, kılık kıyafet ve dünya görüşü karmaşası meydana getirmiştir. Standart bir Türk insanı tipi yoktur artık…
Oysaki Türk deyince, Yunus Emre gönüllü, Mevlânâ aşklı, Nasreddin Hoca nükteli, Genç Osman yürekli, Osman Gazi kanaatli birini anlamak gerekmez mi? Birçok şeyin değiştiğini ve bozulduğunu gösteren ahlâk değişmesi, millî meziyetlerimize patinaj yaptırmakta ve bizi asırlardır düşman tuzaklarına mahkûm etmektedir. Hâlbuki bir zamanlar bu ülkede bir Muhteşem Süleyman vardı. İhtişamı, kendisinden büyük Allah olduğunu bilmesindendi. O, Allah’ın hükümlerine candan bağlı bir inanış içinde askerini yürüttüğü Macar bağlarının koparılan salkımları yerine çil çil altınlar astırırdı. Buna rağmen kendisinden şikâyetçi olduğunu söyleyen Hıristiyan köylünün atının yularına yapışmış cüretkârlığına bakmıştı da; “Beni kime şikâyet edeceksin?” demişti. Hıristiyan köylü kafası çalışan biriydi. Dünya padişahının da korkup çekindiği makamı iyi biliyordu: “Seni inandığın Allah’ın şeraitine (hükümlerine), Kur’an’a şikâyet edeceğim” deyince, yaşlı gözlerle atından inen padişah, şikâyet konusu meseleyi oracıkta bizzat halledivermişti. Her işini, Allah’ın kitabına göre hüküm ve fetva veren Ebussuud Efendiye teyit ettiren Kanunî, vefatında bütün fetvaların kendisiyle birlikte gömülmesini vasiyet etmişti de, Koca Şeyhülislâm; “Hey koca Hünkâr, sen yaptığın icraatın sıhhatine delil olarak benim verdiğim fetvaları göstereceksin. Ya ben neye dayanayım, hangi vesikayı göstererek kendimi müdafaa edeyim” diye ağlamıştı.
Devrinde Frengistan’da çıkan dans âdetine müdahale eden ve bu uygunsuzluğun alenen yapılması halinde ülkesine de geleceği düşüncesiyle Fransa’ya ültimatom veren Kanunî, mektupla savaş kazanıyordu. Alman kralına gönderdiği ferman, yenilmiş ve esir olmuş Fransız kralını ülkesine döndürüyor, işgal edilmiş topraklarını da kurtarıyordu. O kadar güçlüydü ki, bir Batılı kralın doğrudan doğruya kendisine mektup yazmasına rıza göstermiyor, onları ancak sadrazamına eşit tutuyordu. Bu gücün kaynağı, temsil ettiği ahlâkta idi… Ve tabii, ahlâka kaynaklık eden imanda. Gücünü, dayandığı ahlâk sistemine uygun kullanıyor, tahripte değil, tamirde; yakıp yıkmakta, yutmakta değil, yardımda, imdatta kullanıyordu. İşte bunun için, İspanya istilasından korkan Hollanda, kendisinden yardım isteyince, hemen Barbaros Hayreddin Paşayı görevlendiriyordu. Barbaros Hayreddin Paşanın en ufak bir hareketine bile ihtiyaç kalmadan, İspanya saldırgan havasından vazgeçerek, Hollanda’ya çıkmayacağını açıklıyordu. İşin içinde, Osmanlının zayıf da olsa, haklıyı savunma ahlâkı vardır. Ve bu ahlâkın şakası yoktur. Gelirse Osmanlı tokadı ile gelir ve kaşınanın hakkını avucuna verir. İşte bu Osmanlı namıyla İspanya donanmasının şerrinden kurtuluşu tarihe mal etmek ve kutlamak amacıyla Hollanda’nın bazı yerlerine Barbaros’un rölyefini altın yaldızlı olarak resmetmişlerdir. Altına da, “Altın Türk’ün hatırasına” yazmışlar. Ne yazık ki şimdi bunlardan sadece bir tanesi vardır Leydin şehrinde… Bayezid-i Veli de bu medet kılma ahlâkı ile İspanya’dan kovulan sürülen Yahudilere kucak açmadı mı?
Yersizlerin, yurtsuzların, kimsesizlerin hamisi olmak anlayışı, Osmanlı Cihan Devletinin temel felsefesi değil miydi? Bu anlayışla, Osmanlı Afrika’dan Güney Asya’ya kadar kucak açmıştı. Sadece Müslümanlar değil, her din ve milletten insan bu anlayıştan nasiplenmiştir. Yine bu anlayışladır ki İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ı Ruslara teslim etmemek uğruna devlet Moskof ile savaşa tutuşmaktan çekinmemiştir. Çünkü onun geleneğinde kendisine sığınan âcizi zulmünden kaçtığı düşmanına teslim etme haysiyetsizliği yoktur. Bırakınız Osmanlının dünya hakimi olduğu asırları, 1700’lü yıllara geliniz. Devletin artık iyice inişe geçtiği, içten ve dıştan gelen gizli açık saldırılarla iyice yorulduğu zamanlara yani… İşte o devirde Almanya’nın Fransa’ya sınır olan Mülheim şehrinde yerli ahalinin başı, hazıra konucu Fransızlarla derttedir. Bir yıl boyunca ekip biçip topladıkları mahsul; daha güçlü olan Fransızlar tarafından hemen yağmalanmakta, böylece Alman halkı açlığa ve sefalete mahkûm olmaktaydı. Fransız’ın anlayacağı tek dilin, Osmanlı korkusu ve tokadı olduğunu iyi bilen Kral, Padişaha müracaat ederek yardım ister. İç ve dış bir sürü gaile ile sarılı Osmanlı ta Fransız sınırına yardım elini nasıl uzatacaktır? Fakat devlet geleneğinde böyle çağrıları karşılıksız bırakmak da usulden değildir. Sonunda padişah buyurur ki: “Bu Fransız keferesi korkaktır. Orayı bu Frenk belasından kurtarmak için namımız yeter. Üç çuval dolusu yeniçeri elbisesi gönderin Alman kralına, adamları sınıra yakın yerlerde bu elbiseleri giyerek dolaşsınlar ve Fransızlara görünsünler. Bu kâfidir. Böylece Fransız’ın şerrinden emin olurlar.” Gerçekten de bu iş gerçekleşir. Osmanlı askeri kılıklı Almanları sınır yakınlarında gören Fransızlar, bir daha böyle bir baskın yapmaya cesaret edemezler. Çünkü bütün civarda, “Osmanlı gelmiş” haberi dalga dalga yayılır. İşte o seneden itibaren şehrin en yüksek binasına bir Osmanlı bayrağı asılır. Ve bu bayrak 1989 yılına kadar orada asılı durur. Bir zamanlar üç çuval dolusu asker elbisesiyle kazandığımızı, şimdi bütün diplomatik çabalarımızla, askerî gücümüzle, siyasî harekâtımızla kazanamıyoruz. Demek ki bir zamanlar ruhlu elbiselerimizin kazandığını şimdi ruhsuz insanlarımız kazanamıyorlar.
Manasını ve gayesini unutmuş insanın haysiyeti ve etkisi, ruh köküne bağlı haysiyet erbabının elbisesi kadar bile olamıyor. Bunun içindir ki, uçaklarımız Bosna’ya gidemiyor, askerimiz Nahcivan’a, Azerbaycan’a giremiyor. Elbisesiyle savaş kazanan, mektubuyla mağlubu galip eden insanların ahlâkları, din kardeşliği temeline oturuyordu. “Bütün müminlerin sadece ve ancak kardeş” saydığı bir dünyanın mensubu olmak, her türlü farkı eriten, birlik ve beraberliği, eşitliği getirip hakim eden bir anlayış doğuruyordu. İşte bu ahlâkladır ki Fatih, tebdil-i kıyafet gezdiği bir gün, bir bakkaldan ikinci bir mal almaya kalktığında; “Efendi, yandaki komşumda da aynı maldan vardır. Ben sabah siftahımı yaptım. Lütfen bu malı da ondan alınız da, o da ilk satışını yapmış olsun” cevabını alır. İkinci dükkândan da aynı durumda aynı cevabı alan Fatih, fethe iyice niyetlenir. Çünkü böyle bir halk ile yapılamayacak fetih olmadığını iyi bilir.
Fetih müyesser olduktan sonra Fatih, hapishaneleri de teftiş eder. Mahkûmlar arasındaki üç papaz dikkatini çeker ve suçlarını sorar. Derler ki: “Konstantin bizi bir araştırma yapmakla görevlendirdi. Biz de bu araştırmayı yaparak neticesini kendisine bildirdik. Çıkardığımız neticeye kızarak bizi hapsettirdi. “Neydi bu papazların araştırmasından çıkan netice? Bizans’ın içine düştüğü ahlâkî çöküntünün derinliği ve bu hal ile devletin fazlaca bir ömrünün kalmadığı… Fatih Sultan Mehmet, aynı araştırmayı bir de kendisi için yapmaları kaydıyla papazları serbest bıraktırır. Üç beş yer dolaşıp gelirler ve derler ki: “Eğer senin tebaan bu ahlâk üzere yaşamaya devam ederlerse, devletin ebet müddet olur.” Bu üç papaz memleketin sadece mahkemelerini dolaşırlar. Gördükleri şunlardır: Bir adam, at satın almıştır. Eğer bir gün içinde atta bir hastalık veya başka bir kusur görünürse iade edebilecektir. Gerçekten de at alındığı gün hastalanır. Satın alan kişi hemen mahkemeye koşar, satışı iptal ettirip parasını almak ister. Fakat o da nesi, mahkeme kapalıdır. Çünkü hâkim bir yakınının cenazesine gitmiştir. Bir gün sonra hâkim bulunur, amma at da ölmüştür. Mahkeme hâkimi kendini suçlu bulur. Eğer makamını terk edip gitmeseydi, atı alan adam böyle bir zarara girmeyecekti. Ve atın parasını kendi cebinden tazmin eder.
Bu olaydan anlaşıldığı üzere o devre hâkim olan ahlâk anlayışı sonucu, mahkeme en sakin yerlerden biridir, müşterisi kesattır ve bu sebeple de tek hakim kapıyı kapatıp bir başka işine gidebilmektedir. Şimdilerde yaygın ahlâkın doğurduğu ufunetli ortamın mahkemelerine bakınız: Hangi gün boş ve sakindir?
Bir başka şehirde de tarla davasına şahit olurlar. Bugünün ahlâk anlayışından bakılınca inanılamayacak kadar harika olan olayın özeti şudur: Tarlayı satın alan kişi, çift sürerken bir küp dolusu altın bulur. Bunu tarlanın eski sahibine iade etmek ister. Der ki: “Ben sadece bu tarlayı satın aldım, içindeki altını değil… Dolayısıyla da bu altın sana ait olmak lâzım gelir.”
Tarlayı satan ise itiraz eder: “Ben bu tarlanın içindeki altından habersizdim. Zaten bilseydim kendim çıkartırdım. Dolayısıyla o da tarlanın sana nasip olmuş bir mahsulü gibidir ve senindir.” Her iki taraf da haram yemek korkusuyla altını almaya razı olmaz. Kadı Efendi ise yaptığı soruşturma sonucu, taraflardan birinin oğluna diğerinin kızını alarak ve bu parayı da onlara vererek meseleyi halleder.
Üçüncü şehirde ise bir ithalat olayı vardır. Venedik’ten Konya’ya kumaş gelecektir. Türk tüccar parasını peşin ödemiş, mal gemiyle yola çıkmıştır. Ne var ki, fırtınaya yakalanan gemi batar, kumaşlar da denizini dibini boylar. Mahkemenin kararı Venedikli tüccarı haklı çıkarır. Çünkü parası alınan mal gemiye teslim edilmiş, görev yapılmıştır. Nakliye sırasındaki zayiat alıcıya aittir, satıcıyı bağlamaz. İşte böyle bir adaletle içli dışlı olan halk, asırlar süren iç ve dış fitnelere rağmen ayakta kalabilmiş, başka hiç bir millete nasip olmayan uzunlukta bir saltanatı şerefle sürdürebilmiştir. Hem de sonuna kadar…
Son Sultan Vahdeddin, gönüllü sürgününe çıkarken, akıbeti meçhul yolun başında kendini garantiye alacak hiç bir tedbire tevessül etmemiştir. Hazineden götüreceği bir kaç kıymetli tarihi eşya ile rahat bir geçim sürdürmeye tenezzül etmemiş, bilakis üzerinde taşıdığı tarihî değeri yüksek şeyleri de bir makbuz karşılığı ilgili memura teslim etme haysiyetini göstermiştir. Sonra olanları bilirsiniz. Yemek ve ilaç paraları bile ödenemez haldeyken Sultan vefat eder de tabutuna, bakkal kasap haczi gelir. Evet, yıllar yılı vatan haini gibi gösterilen Son Sultan, millet malının kuruşuna tenezzül etmeyecek bir vatanperverdi. Üstelik de üzerinde taşıdığı halife sıfatını, peşinde salya sümük dolaşan cücelere istismar ettirmeyecek, satmayacak kadar haysiyetli bir vatanperver… Son halife Abdülmecid Efendi de bu konuda takdire değer… Çünkü onun tabutu da haczedilmiştir, borçları ödeninceye kadar…
Sultan Vahdeddin Avrupa’da iken, kendisini Osmanlı hisseden bir Ermeni tüccar, hanım sultanlar için kumaş topları yollar. Beğendiklerinden diledikleri miktarda alabileceklerdir. Nice zamandır yeni bir elbise giyememiş olan hanımlar kumaş toplarının başına toplanırlar. Kadınsı bir hassasiyetle kumaşlara bakar, yoklar, değerlendirirler. Çok beğendikleri ve arzuladıkları her hallerinden bellidir. Ancak getirene ve gönderene çok teşekkür ederek, bütün topları olduğu gibi iade ederler. Gerekçeleri çok asildir: “Hanedana, hele de böyle bir vasatta Ermeni bir eski tebaadan hediye almak yaraşmaz. Teşekkür ederiz…” Hanedanın bu hali bir soyluluğun ve asaletin inceliği idi. Bu asalet, “Bizim kavgamız kuru bir cihangirlik kavgası değildir” diyen ve fakir bir köylünün bıraktığı kadar şahsî miras bırakan Osman Gazi’nin attığı imanlı, ahlâklı temel, en zor ve çözülmüş zamanlarda dahi kendini belli ediyor, farkını ortaya koyuyordu. Fetihlerin ardındaki gerçek, bu asil ahlâk anlayışında saklıydı.
Yavuz Sultan Selim Sapanca bahçelerinden geçmişti, Sina Çölünü ve Suriye’nin, Mısır’ın, Mekke ve Medine’nin fatihi, hadimi olmuştu. Çünkü aç karnına askerini geçirdiği Sapanca’nın elma bahçeleri geçilir geçilmez atını süratle geriye çevirdi, ağızlarda ve torbalarda elma kontrolü yaptı. “Şükürler olsun” dedi, çünkü ne ağızlar elma çiğniyordu, ne de torbalar elma doluydu. İşte bu askerle cihada gidilirdi. İşte bu ahlaka güvenilirdi.
İlhamını İslâm inancından alan bu ahlâk, asırları aşa taşa gelmiş. Devlet-i Âliyyenin son zamanlarında bile hükümran olabilmişti. Aydınlarımızın içeriden, düşmanlarımızın dışarıdan yaptıkları hamlelere rağmen Osmanlı dönemini bile aşabilmiş, kırıntılarını olsun yakın zamanlara kadar münferit örnekler halinde muhafaza edebilmiştir. 1919’un karanlık ve umutsuz günlerinden bir gün Maraş’ta yaşayan Ermenilerin reisi Hırlakyan, Abdal Halil Ağayı çağırır. Halil Ağa davulcuların başkanıdır. Şehri işgale gelecek Fransız ordusunu karşılamak için davulcuları toplayıp karşılamada çaldırması istenir. Halil Ağa istekli görünmez. Hırlakyan ısrar eder. Israrları boşa çıktıkça ücreti artırır. Sonunda bakar ki olmayacak: “Halil Ağa” der, “topla adamlarım Fransızları karşıla, davulunun içini altınla dolduracağım.” Halil Ağa hiç önemsemez bu bonkörlüğü ve müthiş gerekçesini açıklar. Müthiş güzel ve ulvî gerekçesinin onun dilindeki ifadesi şudur: “Çalamam ağa, bu din bahsi…” İşte toplumun en alt katmanında görünen Abdal Halil Ağanın vatanperverlik ahlâkına, günümüzün nice etiketli, unvanlı üst düzey aydını bile ya zor yetişir, ya da yetişemez haldedir. Nedendir?
Klod Farer, dost bir Fransız’dır. Ediptir, mütefekkirdir. Cumhuriyetin ilanı yıllarında Türkiye’ye gelir ve yeni belirmeye başlayan gelenekten sapma harekâtına mani olmaya çalışır. Mustafa Kemal Paşa ile görüşür, düşüncelerini söyler. Bir gün Batı Anadolu’da bir köy pazarını gezer. Her şey o kadar ucuz ve nefistir ki, bir eşeğin taşıyabileceği kadar çok alışveriş ederek köyden uzaklaşırken, aldıklarının ne kadar ucuz olduğunu ve garip halkın ne kadar fakir olduğunu düşünmektedir. Tam bu sırada bir delikanlı nefes nefese ona yetişir ve kendisinin köyde beklendiğini söyler. Kendi kendine mırıldanır: “Aldığım bunca güzel şey bu kadar ucuz olamazdı. Hele de benim gibi bir yabancıya bu fiyata hiç verilemezdi. Bunu biliyor ve korkuyordum. Korktuğum başıma geldi. Şimdi ya bunları geriye alacaklar, ya da fazla para isteyecekler…” Bu düşüncelerle köye döner. Bembeyaz sakallı, nurani yüzlü bir ihtiyar ve arkasındaki bir kaç yaşlı zat kendisini karşılar. Derler ki: “Efendi kusura bakma, çok üzgünüz, bizim köyümüzde şimdiye kadar böyle bir şey olmamıştır. Fakat sizin alışveriş yaptığınız bu genç bir cahillik yapmış ve sizden biraz fazlaca para almış. Şimdi muhayyersiniz, ister paranızın üstünü geriye alırsınız, isterseniz alışverişten vazgeçer, başkasından alırsınız. Biz bu genç satıcıya gerekli cezayı vereceğiz. Tekrar tekrar özür beyan ederiz, kusura bakmayınız…” Fransız yazar, dinledikleri karşısında ne diyeceğini bilemez, duygulanır, gözleri buğulanır. Dönerken, “Bu millet bu hasletleriyle yaşamalı” diye düşünür.
Meşhur İngiliz tarih felsefecisi Toyrıbee, 1950’li yılların başında Türkiye’ye gelir. Uzmanı olduğu Yunan tarih ve medeniyetinin izlerini araştırmak ve Osmanlı eserleriyle mukayese etmek düşüncesindedir. Özellikle de bir merakı vardır: Hasta Adam denilen Osmanlı niçin ölmedi? Ölümcül görünen hastadan geriye ne kaldı? Medeniyetiyle tekrar canlanması imkanı var mıdır? Kendisine kılavuzluk eden zatla birlikte yine bir Batı Anadolu kasabasında küçük bir köfteci dükkânına girerler. Nefis köfteleri atıştırırken de etrafını tetkik eden Toynbee, köftecinin dikkatini çeker. Tanıştırılırlar. Yamalı ve fakat ter temiz önlüğüyle ve güler yüzüyle kendilerini uğurlayan bu köfteciye bir türlü para kabul ettiremezler. Toynbee para vermekten ümidini kesince sebebini öğrenmek ister. “Bu adam âlim imiş… Âlime hürmet ve hizmet sevaptır” “Peki, ama ben Müslüman değilim, hem de İngilizim” deyince, köftecinin sözü şu olur: “Madem memleketimizi merak edip ta Avrupalardan gelmiş ya, misafirimizdir. Gavur mavur, fark etmez, para almam.”
Toynbee, bu fakir köftecinin mütebessim yüzünü ve yamalı önlüğünü süzer ve der ki: “Medeniyetinizin en güzel izahını bu köftecinin söz ve davranışlarında buldum. Artık daha fazla gezmemize lüzum yoktur, dönebiliriz…”
Venediklilerin teklif ettiği 50.000 altın rüşveti reddeden Osmanlı paşası, kendisini tebrik edenlere ne güzel der: “Teşekkür ederim, amma ben henüz 50.000 altına kadar namusluyum.”
Nerede o iyi insanlar? İyi atlara binip bir bilinmez diyara mı gittiler? Bir başka nesille yeniden gelmekteler mi? Günümüz ahlâk anlayışıyla eski ahlâkımız arasındaki mesafe bir uçuruma dönüşmekte. Şairin dediği gibi:
Hezar gıpta o tarz-ı kadhim efendisine
Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine.
Tarihî kökleri Allah’ın Resulüne dayanan ve yaşayan bir Kur’an olmak idealinden ibaret bulunan ahlakımıza bugün bütün dünya hasret. Bu hasreti dindirecek altın neslin ayak seslerini işitmekle müteselliyiz bugün. Tez gelişler ola ve ahlâk farkı çabuk kapana inşallah!..


Ekran Alıntısı.JPG


Ekran Alıntısı.JPG

radyo-1_2c406.jpgradyo-2_bc756.jpgradyo-3_4e6a6.jpg

 

MILAS

1-e1392026716167.png

2-e1392027888224.png

3-e1392027941568.png

haberihbargf.gif

reklamsabit-icasagi.gif

ADM’den elektrik kesintisi uyarısı!
5 kilogramlık diaspor kristaliyle yakalandılar
Masterler gecesi 26 Haziran'da
Muğla arısı üreticinin elinde takip edilecek
Kabotaj Bayramı dolu dolu kutlanacak
Sünnet düğününde 350 pehlivan güreşti
Uyuşturucu şüphelileri serbest bırakıldı
Öğrenciler sordu, Çayırlı cevap verdi

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

ihbarhatti_bddec.jpg

İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech