İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech
MILAS
marketlerlogo2.png

twt-btn.pngfb-btn.png

icsayfa-statik-ustler-1.gif

anasayfadikeysagust-2.gif

 

videoana_246a7.png

giydirme1.gif

 

giydirmealt.gif

giydirmealt-2.gif

 
 
 
 
 
 

paylas2_0ca43.png
 
Duyarlılığını Göster Haberi Sen de Paylaş

Semazen.jpgBize yetişkinleri anlamaya başladığımız ilk andan itibaren öğretilmeye başlanır bu. İlk duyduğumuz, kavradığımız kelime HAYIR’dır. Hayır yapma, hayır elleme, hayır cıs, hayır öcü, hayır koşma düşersin, hayır konuşma, hayır gösterme, hayır ayıp vs. vs. Biz büyüdükçe, bilinçlendikçe artar da artar bu hayırların sayısı.

Semazen.jpg

Bizde yeni tanıştığımız birileriyle ilk tanışma sorularından biridir evli misin sorusu. Ardından da kaç çocuğun var diye devam ederiz. 

Oldum olası tuhaf gelmiştir bana, çocuğa sahip olmak, hele de geleceğe bıraktığınız bir canlıyı sahiplenmek. Ona kendi hayatımızdaki keşkelerimizi ister istemez aktarmak. Özellikle de anneler, çocuklarının hayatını şekillendirmede inanılmaz becerikliler. Onun bilinçaltına öyle bir duygu yerleştirirler ki, çocuk kendini var edemez artık. Yolu çizilmiş, hayatı kurgulanmıştır. Onun tek yapması gereken uymak, ona biçilen rolü oynamaktır. 

Bunu yaptığı sürece toplum için o “hayırlı evlat” nitelemesini hak eder ve o hayatı yaşayıp gider. 

Bir de hayatta kendi senaryosunu yazıp kendi rolünü oynamak isteyenler var. Son yıllarda özellikle kız çocukları aileye, ona biçilen elbiseyi giymemeye kararlı tavırlar sergiliyorlar. 

Cehaletin olduğu yerde bu başkaldırı öyle kötü bir algı yaratıyor ki, zengin ve yaşlı bir adama zorla verilmek istenen on altı yaşındaki gencecik kız çocuğu istemediğini söylediği halde sesi duyulmadığı için, tek çareyi sevdiğini düşündüğü genç delikanlıya kaçmakta bulması, dünyadaki en büyük suç sayılıyor. 

Anne beddualar ediyor ardından. Sen diyor bizim dediğimizi yapmadın ya benim senin gibi çocuğum yok. Ama seni o çocuğa yar etmeyeceğiz. On çocuğun da olsa seni yine alacağım. Hayat boyu mutlu olmana izin vermeyeceğim diyor. Hatta gördüğü yerde dövmeye hırpalamaya kalkıyor. 

Genç aile tedirginlik içinde sürdürüyor hayatını. Yolda giderken karşılaşırlarsa ne olur diye korkuyor genç kız. Karnında gelmesine az kalmış bebeğini, sevdiği kocasını düşünüyor. 

Ve lanet ediyor kendine şu kadarcık mutluluğu bile layık görmeyen ailesine… Onu okula göndermek yerine evde, tarlada, pazarda bütün işleri yaptıran, onu daha yaşı on sekize varmadan tanımadığı sevmediği bir adamla evlendirmek isteyen ailesine… 

Bu bizim olansa, bizim olana neden yedi yabancıya yapmadığımızı yapıyoruz. İkna yolu yok, sevgiyle yaklaşma yok. İstediğini yapmazsa çek vur, öldür, zehirle… O senin ya, sen onun sahibisin ya… Hâlbuki insan sahiplendiği şeye daha bir yumuşak, sevgi dolu yaklaşır. 

Çocuklarımız bizim misafirlerimizdir. Zamanı gelince bize hoşçakalın sevgili ailem deyip kendi yollarına gidecekler. Bizim için çok ama çok zor da olsa yapmamız gereken ona “git çocuğum yolun açık olsun. Bu senin kararın saygı duyuyorum” demek. 

Annemin istemediği şeyleri yaptığımda bana hep söylediği bir cümle vardı. “Senin de çocuğun olsun beni anlayacaksın.” 

Haklıydı. Şimdi onu çok iyi anlıyorum. Yıllardır emek verdiğin kaşık kaşık mamalarla büyüttüğün, hayatı, dünyayı, evreni öğrettiğin canlı kendi istediklerini yapmaya çalıştığında ve sen annen olduğunda onu anlamamak mümkün değil. Ama gülümsüyorum. O kendi istediğinde diretince. Tıpkı benim çocukluğuma benziyor diyorum.  Ve kendime hep hatırlatıyorum. O kendi olmalı… Kendi senaryosunu yazabilmeli ve oynamalı onu… Benim onun üzerinde hiçbir hakkım yok. 

Geçen zamanda yaptığım bir hatamı daha fark ettim ki bu benim için çok acı duyulası bir durum. 

Bir anne olarak çocuğumun hayatını kolaylaştırmayı kendime vazife edinmiş olmam. 

O daha minik bir bebekken kendime diyordum ki sen ne iyi bir annesin, çocuğunu ağlatmıyor, üzmüyorsun… 

Yıllar geçince anladığım şu ki çocuğuma sürekli sen yapamazsın demişim. Onu korumak adına aslında hayatta beceriksiz bir çocuk olmasına sebep olmuşum. 

Geçenlerde su içmek istedi. Şişeyi uzattım ona. Aldı ve bana geri uzattı açmam için. Tam elim kapağa gidiyordu ki, yapma dedim kendime. Ve ona dönüp yapabilirsin çocuğum dedim. Aç ve iç. Açabilirsen iç… 

O da şaşkın ve haklıydı. Şaşkındı çünkü bunu hep ben otomatik olarak yapmıştım. Ve birden bire karşısında ona acımasızca açabilirsen içersin diyen biri vardı.  Özür diledim ondan ve bundan sonra yapabilecekleri ve yapması gerekenler için ona zaman bıraktım. Yapacaktı ve başka yolu yoktu… 

O, günü gelince uçup gidecek bir güvercin benim gözümde. Ve eğer ona kanat çırpmayı öğretmezsem, onun yerine ben de kanat çırpıp uçamayacağıma göre onun büyümesine, bağımsız olmasına ve uçmasına iyi niyetlice izin vermeliyim...

 

Ah annelik

Bizde yeni tanıştığımız birileriyle ilk tanışma sorularından biridir evli misin sorusu. Ardından da kaç çocuğun var diye devam ederiz.

Oldum olası tuhaf gelmiştir bana, çocuğa sahip olmak, hele de geleceğe bıraktığınız bir canlıyı sahiplenmek. Ona kendi hayatımızdaki keşkelerimizi ister istemez aktarmak. Özellikle de anneler, çocuklarının hayatını şekillendirmede inanılmaz becerikliler. Onun bilinçaltına öyle bir duygu yerleştirirler ki, çocuk kendini var edemez artık. Yolu çizilmiş, hayatı kurgulanmıştır. Onun tek yapması gereken uymak, ona biçilen rolü oynamaktır.

Bunu yaptığı sürece toplum için o “hayırlı evlat” nitelemesini hak eder ve o hayatı yaşayıp gider.

Bir de hayatta kendi senaryosunu yazıp kendi rolünü oynamak isteyenler var. Son yıllarda özellikle kız çocukları aileye, ona biçilen elbiseyi giymemeye kararlı tavırlar sergiliyorlar.

Cehaletin olduğu yerde bu başkaldırı öyle kötü bir algı yaratıyor ki, zengin ve yaşlı bir adama zorla verilmek istenen on altı yaşındaki gencecik kız çocuğu istemediğini söylediği halde sesi duyulmadığı için, tek çareyi sevdiğini düşündüğü genç delikanlıya kaçmakta bulması, dünyadaki en büyük suç sayılıyor.

Anne beddualar ediyor ardından. Sen diyor bizim dediğimizi yapmadın ya benim senin gibi çocuğum yok. Ama seni o çocuğa yar etmeyeceğiz. On çocuğun da olsa seni yine alacağım. Hayat boyu mutlu olmana izin vermeyeceğim diyor. Hatta gördüğü yerde dövmeye hırpalamaya kalkıyor.

Genç aile tedirginlik içinde sürdürüyor hayatını. Yolda giderken karşılaşırlarsa ne olur diye korkuyor genç kız. Karnında gelmesine az kalmış bebeğini, sevdiği kocasını düşünüyor.

Ve lanet ediyor kendine şu kadarcık mutluluğu bile layık görmeyen ailesine… Onu okula göndermek yerine evde, tarlada, pazarda bütün işleri yaptıran, onu daha yaşı on sekize varmadan tanımadığı sevmediği bir adamla evlendirmek isteyen ailesine…

Bu bizim olansa, bizim olana neden yedi yabancıya yapmadığımızı yapıyoruz. İkna yolu yok, sevgiyle yaklaşma yok. İstediğini yapmazsa çek vur, öldür, zehirle… O senin ya, sen onun sahibisin ya… Hâlbuki insan sahiplendiği şeye daha bir yumuşak, sevgi dolu yaklaşır.

Çocuklarımız bizim misafirlerimizdir. Zamanı gelince bize hoşçakalın sevgili ailem deyip kendi yollarına gidecekler. Bizim için çok ama çok zor da olsa yapmamız gereken ona “git çocuğum yolun açık olsun. Bu senin kararın saygı duyuyorum” demek.

Annemin istemediği şeyleri yaptığımda bana hep söylediği bir cümle vardı. “Senin de çocuğun olsun beni anlayacaksın.”

Haklıydı. Şimdi onu çok iyi anlıyorum. Yıllardır emek verdiğin kaşık kaşık mamalarla büyüttüğün, hayatı, dünyayı, evreni öğrettiğin canlı kendi istediklerini yapmaya çalıştığında ve sen annen olduğunda onu anlamamak mümkün değil. Ama gülümsüyorum. O kendi istediğinde diretince. Tıpkı benim çocukluğuma benziyor diyorum.  Ve kendime hep hatırlatıyorum. O kendi olmalı… Kendi senaryosunu yazabilmeli ve oynamalı onu… Benim onun üzerinde hiçbir hakkım yok.

Geçen zamanda yaptığım bir hatamı daha fark ettim ki bu benim için çok acı duyulası bir durum.

Bir anne olarak çocuğumun hayatını kolaylaştırmayı kendime vazife edinmiş olmam.

O daha minik bir bebekken kendime diyordum ki sen ne iyi bir annesin, çocuğunu ağlatmıyor, üzmüyorsun…

Yıllar geçince anladığım şu ki çocuğuma sürekli sen yapamazsın demişim. Onu korumak adına aslında hayatta beceriksiz bir çocuk olmasına sebep olmuşum.

Geçenlerde su içmek istedi. Şişeyi uzattım ona. Aldı ve bana geri uzattı açmam için. Tam elim kapağa gidiyordu ki, yapma dedim kendime. Ve ona dönüp yapabilirsin çocuğum dedim. Aç ve iç. Açabilirsen iç…

O da şaşkın ve haklıydı. Şaşkındı çünkü bunu hep ben otomatik olarak yapmıştım. Ve birden bire karşısında ona acımasızca açabilirsen içersin diyen biri vardı.  Özür diledim ondan ve bundan sonra yapabilecekleri ve yapması gerekenler için ona zaman bıraktım. Yapacaktı ve başka yolu yoktu…

O, günü gelince uçup gidecek bir güvercin benim gözümde. Ve eğer ona kanat çırpmayı öğretmezsem, onun yerine ben de kanat çırpıp uçamayacağıma göre onun büyümesine, bağımsız olmasına ve uçmasına iyi niyetlice izin vermeliyim...

Semazen.jpgAylardır sabahları erkenden tüm camilerden yükselen değişik sesler ve tonlardan oluşan birbirinin içine girip çıkan ezan sesleriyle uyanıyorum. İnsanı duaya, inanmaya, umuda çağıran, içinde yaşama dair her şeyi bir kaç kelimeye sığdırmış anlamadığım ama anlamını bildiğim ses. Kaç yaşında olduğunu bilmediğim üç koca ağaç oluyor her sabah ilk selâmladığım ve onların dalları arasından şarkılarını dinlediğim ama görmediğim kuşlar… Ve bu sabahı da görmekten, küçük ölümden uyanabilmekten içim şükranla, huzurla dolu. Herkes uykuda henüz... Tek tük evlerin yanan loş ışıkları sokak lambalarından çıkan ışıklara karışıyor. Şehrin en erkenci insanlarıyla selamlaşıyoruz sessiz ama kocaman bir gülümseme ile..
Huzur hissediyorum. Şu Milas’ın en eski mahallelerinden birinde, eski atadan kalma evler arasında gün geçtikçe sayıları artan, hiçbir güzelliği olmayan derme çatma apartmanların arasında sıkışmış minik parka bakan sokağımı seyrederken. En çok sabahın bu saatlerini seviyorum.
Erkencilere sessiz bir merhaba gönderiyorum. Sonra çöpçüler her sabah aynı saatte sokağın köşesinden çıkıp geliyorlar. Tam balkonumun önündeki çöp konteynerlerini boşaltıyorlar acele acele. Gün az daha aydınlanmaya başlayınca bu defa öğrenciler, öğretmenler, memurlar çıkıveriyorlar tek tek sokağa.
Kimi hızlı hızlı yürüyor, kulağında müziği, kimi yavaş sabahın tadını çıkara çıkara.
Evleri seyrediyorum. İnsanlardan kalan evleri… Artık kimsesi olmayan, içlerindeki hayatın da o evde yaşayan son ihtiyarla bittiği evleri… Yıkılmaya yüz tutmuş, kedilere mesken olmuş evleri. Ve eski insanların yaşayışlarının mahremliğini düşünüyorum sonra. Aslında özel hayat denilen şeyi görüyorum. Dışarıdan hiçbir şey görülmeyen evleri… Kocaman demir kapıların arkasına sığdırılmış kocaman bahçeler, hayatlar… Her şeyin evde başlayıp evde bittiği zamanlar.
Ayıp, günah, saygı, büyüğün sözü üstüne söz söylenmeyen ama büyüklerin de adaletli olduğu evler...
Her şey gibi bunlar da geçmişin sisleri arasında kayboluyor. Yeni binalarda hiç de gizlenemeyen uluorta yaşanan hayatlar gözümüze gözümüze batıyor…
Bedenlerimiz de evlerimiz gibi şeffaf. Dışından bakılınca içi görülüyor. Tek bir hedefe odaklanmış, bedensel mutluluklara hapsedilmiş hayatlar… Neredeyse hiçbir gizemi, merak edilecek ilginç bir yanı kalmamış. Zihinselliğini yitirmiş. O kadar çok üzerinde oynanmış ve televizyon ve ondaki yüzlerce kanal sayesinde artık hiçbir merak edileni, saygı duyulanı kalmamış insan hayatları. Hepsi birbirinin aynı gibi görünen, milyar hayat…
Ve bir şey daha var ne yazık ki eskinin üzerine kocaman bir sünger çeken: Para. Ona duyulan hürmet, paranız yoksa sizin artık siz olmadığınız, düşüncelerinizin bir öneminin kalmadığı, siz kelimelerinin yerini senlerin aldığı, iyi niyet süsü verilmiş alttaki süper egonun tavan yaptığı süngerleşmiş insan beyinleri.
Ama o kadar da umutsuz değilim. En azından bu eski mahallede hala eski özündeki insanı yitirmemiş güzel, çok güzel insanlar da yaşıyorlar. Hayvanları seven, çöp tenekelerinin yanı başına evlerindeki yemekleri temiz gazeteler üzerine seren ve yoğurt kaplarındaki suları yaz kış tazeleyen insanlar. Hiçbir çıkarı olmadan sohbetinden mutlu olunacak, kapı önünde içilen bir bardak tazecik çayını size ikram etmeye hazır, çok çekmiş ama huzurla dolu güzel insanlar… Mesela Bilal amca var… Her bir taşında emeği geçen evini birlikte yaptığı ve 51 yıllık yani yarım asırlık bir birliktelikten sonra şimdi eşinin yokluğu ile hayatın acı yanını yalnızlığı yaşamış… Eşinin yokluğu her dem yüzünde, kalbinde… Gizli bir cennet olan evinde hala hayat arkadaşının ektiği çiçekleri sularken gözleri dolan ve ağlayan… Üst kata çıkmayan, evin kendine dar geldiğini söyleyen Bilal amca… Ya da tam çaprazımda her sabah selamlaştığım kanser tedavisi gören ama umudunu ve yaşama sevincini hiç kaybetmemiş Refiye teyze… Oturup dinleseniz hayat ona etmediğini bırakmamış ama o hayatla yine de barışık yine de şükür dolu aldığı her nefese… Velhasıl iyi insanlar sokağında geçmişin derinliği ile şimdinin özensizliği arasında bir yerdeyim ve bunu izlemek bir zaman iyi…
Ben şimdilik çiçekli balkonda oturan ve hayatı seyreden bir yabancı, yegâne...

Sonraki

Ekran Alıntısı.JPG


Ekran Alıntısı.JPG

radyo-1_2c406.jpgradyo-2_bc756.jpgradyo-3_4e6a6.jpg

 

MILAS

1-e1392026716167.png

2-e1392027888224.png

3-e1392027941568.png

haberihbargf.gif

reklamsabit-icasagi.gif

Aldığı başarılı sonucu kızına armağan etti
Güzellik sektörüne yönelik söyleşi düzenlendi
Milas’ta jandarmadan operasyon 2 kişi gözaltına alındı
Okula temizlik yardımı
Avşar Kavşağı güvenli hale getiriliyor
“Varroa, önemli bir arı ektoparazitidir”
Alevler Koru’yu aydınlattı
Takla atan otomobilden fırladı: 1’i ağır 4 yaralı

* Tüm hakları saklıdır. Bu sitede yer alan yazı, haber, fotoğraf, video ve sair dokümanların, bireysel kullanım dışında izin alınmadan kısmen veya tamamen kopyalanması, çoğaltılması, kullanılması, yayımlanması ve dağıtılması kesinlikle yasaktır. Bu yasağa uymayanlar hakkında 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca yasal işlem kullanılacaktır.

ihbarhatti_bddec.jpg

İşaretli yazıyı okutmak için tıklayın. Günaydınmilas.com GSpeech